buharalıbilvanisli.com

Sofilerin Buluşma Noktası Buhara
AnasayfaAnasayfa  TakvimTakvim  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
buharalıbilvanisli.com Son Konular
KonuYazanGönderme Tarihi
Salı Şub. 08, 2011 11:13 am
Cuma Ocak 28, 2011 9:56 am
» ykmz
Salı Ocak 11, 2011 10:43 pm
» ykmz
Salı Ocak 11, 2011 10:41 pm
Çarş. Ocak 05, 2011 8:01 am
Çarş. Ocak 05, 2011 7:57 am
Çarş. Ocak 05, 2011 7:40 am
Salı Ocak 04, 2011 6:58 pm
Salı Ocak 04, 2011 6:32 pm
Salı Ocak 04, 2011 6:32 pm
Salı Ocak 04, 2011 9:37 am
Ptsi Ocak 03, 2011 7:15 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 7:02 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 6:55 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 6:43 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 6:27 pm
Perş. Ara. 30, 2010 10:23 am
Perş. Ara. 30, 2010 8:27 am
Paz Ara. 26, 2010 2:53 pm
Paz Ara. 26, 2010 2:43 pm
Cuma Ara. 24, 2010 8:11 pm
Cuma Ara. 24, 2010 1:34 pm
Cuma Ara. 24, 2010 8:50 am
Perş. Ara. 23, 2010 1:19 pm
Perş. Ara. 23, 2010 8:12 am

Paylaş | 
 

 İmam Mâlikin Yaşayışı Ve Geçim Kaynağı

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
gespenst

avatar

Mesaj Sayısı : 588
Kayıt tarihi : 24/06/10
Nerden : ANKARA

MesajKonu: İmam Mâlikin Yaşayışı Ve Geçim Kaynağı   Paz Haz. 27, 2010 10:31 am

İmam Mâlikin Yaşayışı Ve Geçim Kaynağı

Menkıbe ve haltercemesi kitapları, îmam Mâlik'in talebelik ça¬ğında geçimini nereden sağladığım ve ailesinin gelir kaynaklarını tam olarak ve açıkça biîdirmemektedir. Fakat, bize gelen dağınık haberlerin toplamından faydalanarak tatmin edici olmasa bile, onun gelir kaynaklarını açıklamak mümkündür.
Âlimler, îmam Mâlik'in babasının ok imalâtçısı olduğunu zik¬rederler. Fakat oğlu bu sanatta çalışmamış, amcaları ve kardeşi gi¬bi o da kendisini hadîs rivayetine vermiştir. Söylendiğine göre kar¬deşi hem hadis tahsil ve rivayetiyle, hem de ipek ticaretiyle uğraş¬mıştır, îmam Mâlik de ona ticarî işlerinde yardım etmekteydi. Bu, onun ilimle uğraşmasına engel teşkil etmez. Bilginlerin tercih etti¬ği görüş, îmam Mâlik'in de ticaretle meşgul olduğu yönündedir. Ta¬lebesi Îbnu'l-Kâsım; «İmam Mâlik'in 400 dinar altını vardı. Bununla ticaret ederdi. Maişetini de buradan sağlardı», der. [37]
Bu haberler ne olursa olsun, gerçek olan şudur ki, îmam Mâlik tahsil çağında maddî bakımdan biraz sıkıntı çekiyordu. Nihayet ilim sahibi olduktan sonra durumu, halife ve valilerce duyulup şöhreti artınca ona bir maişet genişliği vermiştir. O, yalnız halîfelerin ih¬sanlarını kabul eder ve ondan aşağı mevkide olanlardan bir şey almazdı. Kendisine, hükümdarların yaptığı malî yardımı kabul et¬mek hususunda sorulan soruya şöyle cevap vermiştir: «Halîfeler¬den hediye ve ihsan almakta bir mauzur yoktur. Onlardan aşağı olanlardan almak iyi değildir.»
Bazıları, îmam Mâlik'in çok hediye kabul ettiğini söylerler. Hat-tâ rivayete göre Harun er-Reşîd ona üçbin dinar ihsanda bulunmuş¬tur İmam Mâlik'e; «Ey Abdullah'ın babası, Emîru'l-Mü'minînden üç¬bin dinar alıyormuşsun?» denildiğinde şöyle cevap vermiştir: «Eğer âdil bir" hükümdar olup insaflı ve mürüvvet sahibi ise onun ihsa¬nını kabul etmekte beis görmüyorum,'» Bu ifade gösteriyor ki İmam Mâlik ancak insaflı ve ikramda bulunduğu kimselerin izzeti nefsini rencide etmeyen mürüvvet ehlinden hediye kabul ederdi. O, aldığı bu hediye ve ihsanlarla muhtaçların ihtiyaçlarını giderir ve ilim tah¬sil etmek için kendisine sığman talebelerin nafakalarını temin eder¬di, îmam Mâlik'in talebelerinden bir kısmı ona sığınmışlar ve onun gölgesinde tahsillerine devam etmişlerdir. İmam Şafiî bunlardan bi¬ri olup dokUz yıl îmam Mâlik'in himayesinde okumuştur. Daha ön¬ce bâzı sahâbîler, halîfelerin hediyelerini kabul ederlerdi. Bâzıları bu sahâbîlere, halîfelerin hediyeleri hakkında soru sorduklarında onlar şöyle cevap vermişlerdir: «Yemesi bize, günahı da onlara ait¬tir..»
Gerçekte âlimlerin Beytu'l-Malda hakları vardır. Çünkü onlar, kendilerini ilim ve insanları irşâd hizmetine vakfetmektedirler. O halde bu ilim adamlarıyla ailelerinin yetecek kadar rızıklarmı Beytu'1-Maldan temin etmek gerekir. Bununla beraber îmam Mâlik, ha¬lîfelerin hediyelerini kendisi aldığı halde başkalarını bundan men-ederdi. Çünkü kendisi başkalarında bulunmayan bir niyete sahip¬ti. Ayrıca o, bu hediyeleri, İslâm ve müslümanlara yapmış olduğu bir hizmet karşılığı olarak, kabul ediyordu. Başkaları ise hiçbir iş karşılığı olmaksızın hediye alıyorlardı. Fakat o, bu mesele üzerinde fazla bir şey söylemezdi. Çünkü, münakaşayı pek sevmezdi. Kendi¬sine hediye hususunda soru soran birisine; «Alma!» diye cevap ver¬miştir. O da; «Sen alıyorsun ya!» deyince, îmam Mâlik şöyle cevap vermiştir: «Sen, benim, hem kendi günahımı, hem de senin güna¬hını yüklenmemi mi istiyorsun?».
İmam Mâlik'e Allah güzel ve refahlı bir hayat nasip etmiştir. Bu ni'metin eserleri onun giyiminde, mesken ve yaşayışında daima göze çarpardı. O, «Allah'ın ni'met verdiği kimsenin, bilhassa ilim sahibinin üzerinde bu ni'metin eserlerini görmemek, benim hiç ho¬şuma gitmiyor», derdi.
İmam Mâlik, yiyeceği şeylere dikkat ederdi. Kaba saba şeyleri yemezdi. Gıdasız da kalmazdı. Haddini aşmamak şartıyla güzel gı¬dalarla beslenirdi. Her gün iki dirhem değerinde et yemeye önem verirdi. O çağda etin ucUzluğu gözönüne alınırsa, iki dirhem değe¬rindeki et az değildir. O, yemek hususunda zevk sahibi idi. Her çe¬şit güzel yiyecekleri çok iyi seçerdi. Bilhassa muz, çok hoşuna gider¬di ve mUz hakkında şöyle derdi: «Cennet meyvelerine, hiçbir mey¬ve muz kadar benzemez. Kış yaz demeden bulunca onu yiyiniz. Kur'an-ı Kerîm'de cennet meyveleri hakkında-, «Yemişleri ve gölge¬leri daimdir.» [38] buyurulur.»
İmanı Mâlik, giyimine de önem verirdi. Güzel ve beyaz elbise¬leri tercih ederdi. el-Medârik'te bu konuda şöyle denilmektedir: «îmam Mâlik Aden, Horasan ve Mısır işi pahalı kumoşlardan elbi¬seler diktirirdi.» [39] O, aynı zamanda elbiselerinin temiz olmasına çok dikkat ederdi.
Mesken işine de önem verirdi. Evindeki döşemeler iyi cinsten olup her türlü rahatlık imkânları mevcuttu. Evinin içerisinde sağlı sollu minder yastıklar vardı. Kureyş, Ensâr ve eşraftan gelenler bun¬ların üzerine otururdu.
îmam Mâlik, her zaman güzel bir kıyafetle dolaşırdı. Güzel ko¬kular sürünür ve kendisine lâyık bir şekilde süslenirdi. el-Medârik'¬te anlatıldığına göre O, hiçbir zaman pe)mürde elbise ile halkın huzuruna çıkmazdı. Yine el-Medârik'te şöyle denilmektedir: «İmam Mâlik, sabahleyin erkenden elbise ve sarığını giyinirdi. Ne ailesin¬den, ne de arkadaşlarından hiç kimse onu sarıksız görmezdi. Yine hiç kimse, onun halkın göreceği yerlerde yiyip içtiğini görmemiş¬tir.» [40]
Birisi şöyle düşünebilir: Eefah içerisindeki bu hayat, din adam¬larının dünyadan yüz çevirme ve zühd sahibi olma gibi halleriyle bağdaşmamaktadır. Yine bu hayat, din adamlarının kılık ve kıya¬fetine değil, hak ve hakikate önem vermesi gerekir, düşüncesiyle de bağdaşmamaktadır. Bu hayat, daha çok sultan ve hükümdarların yaşayışına benzemekte, maddeyi değil mânayı, cismi değil ruhu ga¬ye edinen bilgin ve din adamlarının yaşayışına uymamaktadır. îlk görünüşte bunlar doğrudur. Fakat, İmam Mâlik'in hayatı ve içinde bulunduğu şartlar yakından incelenirse anlaşılır ki o, bu yaşayişıyla ziyneti! bir hayat geçirmeyi veya kibir ve gurur satmayı gaye edinmemiştir. Ancak o, bununla ruhi yüksekliği, küçük düşürücü şeylerden uzaklaşmayı, fikir ve irşad hayatında böyle bir yaşayışın kendisine yardımcı olmasını ümid etmiştir.
Çünkü, haddini aşmaksızm gıda maddelerinden tam olarak is¬tifade etmeyen kişinin âsâb*ı normal olamaz; aksine o, ruhî ve fikrî sarsıntılar geçirir. Çoğu zaman yanlış düşünme, kötü beslenmeden ileri gelir. Aynı zamanda Allah, bize helâl kıldığı şeyleri nefsimize haram kılmamayı emretmektedir. Ziynet de, kibirlilik vâsıtası ol¬mazsa, aslında güzel bir şeydir. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulmuştur: «De ki, Allah'ın kulları için çıkardığı ziyneti, temiz ve hoş nzıkları kim haram kılmıştır?» [41]
Zâhidlerin zahidi Uz. Muhammed (S.A.) güzel yemekleri tercih eder, açgözlülük ve boğazına düşkünlük göstermezdi.
Burada şunları da hesaba katmalıyız: îmam Mâlik, böyle mü¬reffeh bir hayat sürmekle beraber, eline geçen şeyleri veya kazanç sahibi olduğu günlerdeki gelirlerini, yahut da halîfelerin gönderdi¬ği ihsanları tamamen ihtiyacı olanlara dağıtırdı. Hattâ oturduğu ev kendisinin mülkü olmayıp kiralıktı. Gerçi hayatının ilk devresinde kendisine miras olarak intikal eden bir evi vardı. Sonra bunu sat¬mıştır. [42]

Hükümdarlarla Îlişkisî

İmam Mâlik, Emevî Devletinin parlak devrinde, bu devletin çö¬küş günlerinde ve Abbasî Devletinin güçlü olduğu çağda yaşamıştır. Bu devletin her ikisi de hilâfet adı ile hükümet ediyordu. Fakat as¬lında, bunların hükümetleri babadan oğula intikal eden birer salta¬nat idi. Hilâfetle saltanat arasında büyük fark vardır. Hilâfetin esa¬sı sûra (meşveret) dır, babadan oğula kalan istibdat saltanatında şûranın yeri yoktur. Fakat îmam Mâlik, ancak bu saltanata benze¬yen hilâfet devrine yetişmiştir. O, ortaya çıkan birçok fitnelere şa¬hit olmuştur. Haricî fitnelerini, Hişam b. Abdilmelik devrindeki fit¬neleri, bundan sonra meydana gelen olayları ve nihayet iktidarın Abbasîlere geçişini görmüştür. O, hayatında şu iki hususun kendi¬sine bir görüş kazandırdığını mülâhaza etmektedir:
1 — Fitneler sebebiyle sayısız zulüm ve haksızlıklar meydana gelmektedir. Zira fitne)ler anarşiyi umumileştirmektedir. Bir saatlik anarşi içerisinde, senelerce süren istibdat içerisinde işlenmeyen zu¬lüm ve haksızlık işlenmiş olur.
2 — Adaletli hükümdarlar —şûra ve seçimle işbaşına gelmese bile— maslahata uygun olabilir. Meselâ; Ömer b. Abdilaziz böyle¬dir. Müstebit hükümdarların istibdatları arasında onun merhame¬ti, sabâ yeli gibi dalgalanmaktadır. Bu halîfe, zulümleri yok etmiş, bütün insanlara kendi ailesinin fertleri gibi adaletle hükmetmiştir. Bunun içindir ki îmam Mâlik, onu âdil idarenin numunesi sayardı, İmam Mâlik'e ilk Abbasî devrindeki isyan hareketlerinden sorula¬rak halîfeyle mi, isyancılarla mı savaşmak gerekir? denildiğinde şu cevabı vermiştir: «Eğer isyancılar Ömer b. Abdilaziz gibi bir halî¬feye karşı ayaklanmışlarsa onlarla savaşmak gerekir. Aksi takdir¬de onları Allah'a bırakınız. Allah önce bir zalimden başka bir zalim vasıtasıyla intikam alır. Sonra da her ikisinden intikam alır.»
Bu yüzden İmanı Mâlik, fiilî olarak siyasetten uzak kalmış, ne isyancılarla ne de hükümdarlarla birlik olmuştur. Fitneye asla se¬bebiyet vermediği gibi zalimi de desteklememiştir. îmam Mâlik, hü¬kümdarın istibdat ve azgınlık ettiğini görürse bunu halkın duru¬muyla ilgili bulurdu. Çünkü halk, âdil olup haklarını bildiği, vazi¬felerini yerine getirdiği, hükümdarlarını kontrol ettiği ve iyiliği em¬redip kötülüğü yasakladığı halde, başına müstebit ve zalim bir hü¬kümdar geçmez. Onun bu görüşü umumî ve üstün bir görüştür. Peygamber (S.A.) de; «Nasıl olursanız öyle idare edilirsiniz.» buyur¬muştur. Nitekim Kur'an'da da: «Bir kavim, nefislerindekini değiş¬tirmedikçe şüphesiz kî Allah da onun durumunu değiştirmez.» [43] buyurulmuştur.
îmam Mâlik başta olmak üzere, fakihlerin çoğuna göre, zalim hükümdarlara karşı fitne yaratacak şekilde ayaklanmak doğru de¬ğildir. Fakat, böyle bir hükümdarı değiştirmek için çalışmak gere¬kir. Fitne ve anarşi çıkarmaksızm zalim hükümdarı değiştirmek için çalışmayan ümmet, toptan günahkâr olur. Fitnelerin gürültü ve pa¬tırtısı içerisinde ise gerçeğin sesi işitilmez, nefsi ve şehevî arzulara uyulur, tedavi edilecek yerlere kılıç darbeleri indirilir. Bu durumda mü'min için kılıcını alıp taşa çarpmak daha iyi olur.
Bu itibarla, zulmün hâkim olduğu devirlerde âlimler halkı irşad etmek, ona gerçek dini öğretmek, onun vicdanını geliştirmek, onu şeref ve izzeti nefis sahibi yapmak cihetine gitmişlerdir. Ayrıca im¬kân dâhilinde hükümdarlara doğru yolu göstermek, hakkın sesi du¬yulmaz olunca da menfî bir vaziyet almak yönünü tercih etmişler? dir. Bütün mü'minler zalimlere karşı menfî bir vaziyet alırsa, onlar zulümlerine devam ve azgınlıklarında ısrar edemezler. Fakat çoğu zaman —hattâ her zaman— zalimler, kendilerini her yönden des¬tekleyen, zulümlerini adalet, fesatlıklarını ıslah, halka yaptıkları baskıyı saygı ve i'zaz diye adlandıran kimseleri bulmakta zorluk çekmezler. [44]

Mihneti

İmam Mâlik, fitnelerden uzak durmasına ve onları desteklemek¬ten kaçınmasına rağmen Abbasîlerin İkinci Halifesi Ebu Ca'fer el-Mansur devrinde şiddetli bir mihnete (işkenceye) uğramıştır. Bü¬tün tarihçiler o büyük âlimin böyle bir mihnete uğradığını kabul ederler. Râvîlerin ekserisine göre onun başına gelen bu mihnet, 146 H. -yılında olmuştur. Tarihçiler bu mihnetin sebebi üzerinde ihti¬lâfa düşmüşlerdir. Kimisine göre bu mihnetin sebebi şudur: İmam Mâlik müt'a nikâhının haram olduğuna dair fetva verirdi. Mut'a ni¬kâhı, kişinin bir kadınla, belirli bir müddet içinde ona muayen bir ücret vermek suretiyle birlikte yaşamak üzere, yaptığı muvakkat bir akittir. Eğer kadın bu müddet içerisinde kocasına itaat etmezse, vazifesini yapmayan herhangi bir işçi gibi kocası onun ücretinden keser. îmam Mâlik, müt'a nikâhının haram olduğuna dair fetva ve¬rince, her türlü fetvadan menedildi. Çünkü, el-Mansur'un dipdedesi olan Abdullah b. Abbas'm mut'a nikâhını helâl saydığı rivayet edi¬liyordu, îleri sürülen bu sebep, bizce yerinde değildir. Çünkü el-Mansur'un mut'a nikâhını mubah saydığına dair hiçbir şey bilinme¬mektedir. Ayrıca râvîlerin çoğuna göre Abdullah b. Abbas da bu husustaki görüşünden, amcası oğlu Uz. Ali'nin kendisini kınaması üzerine vazgeçmiştir.
Kimisine göre de îmam Mâlik'in mihnetinin sebebi, Uz. Osman' Uz. Ali'den üstün tutuşu ve alevîlerin onun bu tutumunu halîfeye gizlice bildirmeleridir. Bizce bu sebep de yerinde değildir. Çünkü îmam Mâlik işkenceye uğradığı zaman, Medine'de Muhammed en Nefsü'z-Zekiyye'nin, Bağdat'ta da kardeşi İbrahim'in 145 H. yılında¬ki ayaklanmaları üzerine çıkan olaylar yüzünden alevîler, el-Man-sur'a karşı dargın ve kızgın idiler.
Bizim mâkul olarak kabul ettiğimiz sebep şudur: îmam Mâlik, «İkrah karşısında kalan kimsenin yemini muteber değildir.» hadîs-i şerifini sık sık tekrarlıyordu. Alevîler ve Muhammed en-Nefsü-z-Zekiyye ile ayaklananlar, el-Mansur'a yapılan bîat'ın ikrah ile oldu¬ğunu söylüyorlar ve bu hadîs-i şerifi bîat'ı iptal etmek için delil ola¬rak kullanıyorlardı. Medîne Valisi, el-Mansur adına îmam Mâlik'i bu hadîsi rivayet etmekten menetmiş, sonra da hile yaparak biri vâsıtasiyle bu hadisi ona sordurmuş, İmam Mâlik de, herkesin içe¬risinde mezkûr hadîsi tekrar etmiştir. Hicret yurdunun İmamı Mâ¬lik için böyle hîle düşünenler, bu suretle onun el-Mansur ve devle¬tinin aleyhinde olduğunu yayma imkânı bulmuşlardır. îmam Mâ¬lik'in bu hadîsi rivayet edişi, iki şekilde yorumlanmıştır:
1 — Siyasiler ve her zaman siyasîlerin etrafını çeviren müna¬fıkların gözü ile: Onlar, îmam Mâlik'in bu hadîsi aleyhlerine bir propaganda olarak rivayet ettiğini, isyancıların ayaklandığı bir sıra¬da onu kasten sık sık tekrar ettiğini zannetmişlerdir.
2 — İmam Mâlik'in gözüyle : O, kendisine isorulduğu için bu ha¬dîsi rivayet etmektedir. Çünkü, onu rivayet "etmekle Peygamberin sözünü herkese duyurmakta, böylece ilmi açıklamakta ve onu giz¬lemekten kaçınmaktadır. îmam Mâlik, bu konuda hiçbir şeye aldırmazdı. Çünkü herhangi bir hadisi rivayet etmekten kaçınırsa, Pey¬gamber (S.A.)'in sözünü gizlediği için kendisini günahkâr sayardı ki, bu takdirde Allah ona lanet ederdi. Zira Allah, ilmi gizleyeni lânetlemiştir.
İmam Mâlik'e kırbaç vurmakla işkence yapılıyordu. Hattâ bir kolu da çekilmek suretiyle omUzundan çıkarılmıştır. Medînelilerle kendisine ilim tahsili için gelmiş olan talebelerinin ruhunda bu iş¬kenceler, çok kötü bir tesir bırakmıştır. Onlar görüyorlardı ki hic¬ret yurdunun büyük fakih ve İmamı, sebepsiz yere bu işkencelere uğruyordu. Halbuki o, hiçbir fitneyi tahcik etmemiş, haksız bir şey söylememiş ve fetvasında haddini aşmamıştır. Mâlik, onların aldık¬ları bu mânevi yaraları işkenceden sonra da hak bildiği yolda yürü¬mekle tedavi etmiştir. Yani o, yarası şifâ bulur bulmaz yine ders vermeye başlamıştır. Yine o, hiç kimseyi fitne çıkarmak için kışkırİmamış ve fesat çıkmasına sebep olmamıştır. Bu suretle Medîneliler¬le İmam Mâlik'in talebeleri, idarecilere kin beslemişler ve onlara buğuz etmişlerdir. Gönülleri de o zâlimlere karşı esef ve elemle dol¬muştur.
Bir müddet sonra idareciler, yaptıklarının acı ve ıstırabını duy¬muşlar veya en azından açtıkları yaraları tedavi etmek istemişler¬dir. Bilhassa kurnaz bir halife olan el-Mansur, fırsat bulunca suçu¬nu örtmeye çalışmıştır. Görünüşte İmam Mâlik'e kırbaç vurduran o değildir. Kırbaç vurulması için emrettiği veya rıza gösterdiği de tesbit edilmiş değildir. Bu itibarla, hac maksadıyla Hicaz'a gelince, İmam Mâlik'e haber gönderip özür beyan etmek için onu yanma ça¬ğırmıştır. İmam Mâlik'in ilmi, heybeti ve diğer meziyetlerindeki aza¬meti, gibi, nıüsamahasmdaki azametini de görmek için bu durumu kendi ağzından dinleyelim:
«Ebu Ca'fer el-Mansur'un yanma girdim. Beni o, hac mevsimin¬de yanma çağırmıştı. Bana şöyle dedi: Kendisinden başka hiçbir Tanrı bulunmayan Allah'a and olsun ki olup bitenleri ben emretme¬dim, bilmiyorum da. Sen aralarında bulundukça Harameyn ehli (Mekke ve Medîneliler) hayır içindedirler. Ben onların azaptan ko¬runmaları için seni eman olarak görüyorum. Allah büyük bir felâ¬keti senin sayende onlardan Uzaklaştırmıştır. Çünkü onlar, insanla¬rın fitneye en süratli olanlarıdır. Sana yapılan işkenceden sonra, val¬lahi valinin derhal yerinden alınmasını ve zindana atılıp cezalandı¬rılmasını emrettim. Mutlaka ben, onu, sana yaptığından kat kat faz¬la cezaya çarptıracağım. Bunun üzerine ben de şöyle dedim: Allah Emîr'ul-Mü'minîni affeylesin ve işini rasgetirsin. Resûlullâh'ın ak¬rabası olduğu için ben onu bağışladım. Halife de: Allah seni de af¬feylesin ve rızasına erdirsin, dedi.»
İşte böylece îmam Mâlik, mihnetten, şerefli bir şekilde kurtul¬muştur. Bu mihnet, onun halîfe ve halk nazanndaki ftibarını daha da yükseltmiştir. Halîfe, ona, bu şekilde tarziyede bulunmakla be¬raber, îmam Mâlik'ten hem nefsiyle ilgili, hem de halkın yararına olan hususları kendisine yazmasını istemiş ve böylece halka karşı reva görülen herhangi bir zulmü ortadan kaldıracağını bildirmiştir. Ayrıca halîfe, İmam Mâlik'e büyük bir vazife havale etmiştir. O da, Peygamber (S.A.)'in hadislerini, sahâbîlerin hüküm, fetva ve eser¬lerini, halka kanun olarak tatbik etmek üzere, toplaması işidir.
Halk nazarında ise İmam Mâlik'in mevkii eskisinden daha faz¬la yükselmiştir. Hattâ ona vurulan kırbaçlar, Allah katında şeref ve i'tibarınm yüksekliğinin şehâdeti olmuştur. Böylece İmam Mâ¬lik, daima yükselmiş ve asla alçalmamıştır. [45]

Vefatı

O büyük İmam şeref, vakar ve heybetle yaşamıştır. Peygamber (S.A.)in mescidine gelen herkes, îmam Mâlik'in hUzuruna varır, onu dinler, ondan Peygamber'in hadîslerini nakleder ve karşılaştığı olay¬lar hakkında fetva sorardı. îmam Mâlik'in otoritesi ders hududunu geçmiş, hattâ o, vatandaşlar arasında adaletin bekçisi olmuştur... Halîfe el-Mansur, uğradığı işkenceden sonra ona şöyle demiştir: «Medine, Mekke veya Hicaz'daki herhangi bir validen şahsın veya başkaları hakkında şüpheye düşersen, yahut vatandaşlara bir kö¬tülük yapıldığım sezersen bana yaz, ben onlara müstahak oldukları cezayı veririm.» Bu sebepten İmam Mâlik, valilere öğüt verir, hak¬sız yere biri için tavassutta bulunmaksızın ve işlerine müdahale et¬meksizin, onlara doğru yolu gösterirdi.
îmam Mâlik'in öğütleri valilere münhasır kalmaz, hattâ halife¬lere kadar varır. Onun, bunlara vermiş olduğu güzel ve değerli nasîhatlarını tarihler yazmaktadır.
Bu büyük insan, hayatının birçok kısmını hastalıkla geçirmiş¬tir. Fakat, onun hastalığını kimse bilmezdi; ancak, bu hususta bâzı kimseler çeşitli zanlarda bulunurdu. Fakat o, hastalığını söylemezdi, îmam Mâlik, önce mescidde ders verirdi. Sonra hastalığının şiddet¬lenmesi yüzünden dersini evinde vermeye başladı. O, sadece Cum'a ve Bayram namazlarını kılmak için dışarı çıkar, hastalan ziyaret eder ve cenazelerde hazır bulunurdu. Sonra hastalık ve mazereti arttığı için evine çekildi, cemaata çıkamaz oldu. Daha sonra cenaze namazlarına da gelemez oldu. Sadece taziye ile yetiniyordu. Bir müddet sonra da bütün bunlardan mahrum kaldı. O,'hastalığını hâ¬lâ söylemiyordu. Kendisine hastalığı sorulduğunda; «Her insan özü-rünü söylemez.» derdi. Ölüm döşeğine düşünceye kadar hastalığını söylemedi ve ancak öleceği anlarda onu açıklarken şöyle dedi: «Eğer hayatımın son günleri olmasaydı, size bildirmeyecektim. Benim has¬talığım idrarımı tutamamamdır. Peygamber'in mescidine tam abdestli olmaksızın gelmek istemedim. Rabbim'e şikâyet olmasın, diye de hastalığımı kimseye söylemedim.»
îşte O büyük ve fazilet sahibi İmam, kılık ve kıyafeti güzel ol¬duğu halde, hastalıklı bir hayat yaşıyordu. Fakat inleyip sızlamadan ve halka durumnu bildirmeden en iyi şekilde sabrediyordu. Allah, hem ondan razı olsun, hem de onu razı [46]kılsın. [47]
[37] Adı geçen eser, s. 19.
[38] Ra'd Sûresi, 35.
[39] el-Medârik, varak : 106,
[40] el-Medârik, varak : 112.
[41] A'râf Sûresi, 32.
[42] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/278-281.
[43] Ra'd Sûresi, 11.
[44] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/281-282.
[45] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/282-285.
[46] İmam Mâlik, 179 H. yılında Medine'de vefat ettiği zaman 85 yaşını geç¬miştir. Baki' mezarlığına defnedildi Cenaze namazım cebrin valisi Ab¬dullah b, Zeyneb kildırmıştır. Çeviren.
[47] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/285-286.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
İmam Mâlikin Yaşayışı Ve Geçim Kaynağı
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
buharalıbilvanisli.com :: Mezheplerimiz Ve Fıkıh Kaynakları :: Hanefi Mezhebi :: Şafii Mezhebi :: Maliki Mezhebi-
Buraya geçin: