buharalıbilvanisli.com

Sofilerin Buluşma Noktası Buhara
AnasayfaAnasayfa  TakvimTakvim  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
buharalıbilvanisli.com Son Konular
KonuYazanGönderme Tarihi
Salı Şub. 08, 2011 11:13 am
Cuma Ocak 28, 2011 9:56 am
» ykmz
Salı Ocak 11, 2011 10:43 pm
» ykmz
Salı Ocak 11, 2011 10:41 pm
Çarş. Ocak 05, 2011 8:01 am
Çarş. Ocak 05, 2011 7:57 am
Çarş. Ocak 05, 2011 7:40 am
Salı Ocak 04, 2011 6:58 pm
Salı Ocak 04, 2011 6:32 pm
Salı Ocak 04, 2011 6:32 pm
Salı Ocak 04, 2011 9:37 am
Ptsi Ocak 03, 2011 7:15 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 7:02 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 6:55 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 6:43 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 6:27 pm
Perş. Ara. 30, 2010 10:23 am
Perş. Ara. 30, 2010 8:27 am
Paz Ara. 26, 2010 2:53 pm
Paz Ara. 26, 2010 2:43 pm
Cuma Ara. 24, 2010 8:11 pm
Cuma Ara. 24, 2010 1:34 pm
Cuma Ara. 24, 2010 8:50 am
Perş. Ara. 23, 2010 1:19 pm
Perş. Ara. 23, 2010 8:12 am

Paylaş | 
 

 Ahmed B. Hanbelin Fıkhı

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
gespenst

avatar

Mesaj Sayısı : 588
Kayıt tarihi : 24/06/10
Nerden : ANKARA

MesajKonu: Ahmed B. Hanbelin Fıkhı   Paz Haz. 27, 2010 10:38 am

Ahmed B. Hanbelin Fıkhı

Buraya kadar söylediklerimizden anlaşılmıştır ki, Ahmed b. Han bel'in fıkıh İmamlığı hadîs İmamlığından sonra gelmektedir. Bu nun için O'nun fıkhı hadıs'e daha yakındır. Hanbeli mezhebinin fa kinleri, Hanbelî fıkhının dayandığı usûlü (delilleri) tesbit ederek or taya koymuşlardır. Ahmed b. Hanbel'in fıkhı', kendisinin sünnet ve ya benzerinden faydalanarak vermiş olduğu fetvalarında mevcut tur. îbni Kayım el-Cevziyye, bu fetvaların dayandığı usûlü (delille ri)' özetlemiş ve bunların şu beş esastan ibaret olduğunu söylemiş tir:
1 — Nass'lar : Ahmed b. Hanbel, bir nass bulursa onunla fetva verir ve başka bir şeye iltifat etmez. Bu sebepten O, nassi sahâbile rin fetvalarına tercih eder. Îbni Kayyım el-Cevziyye, Onun nass kar¬şısında sahâbîlerin fetvalarını terkettiğine dair birçok misaller verii ki, bunlardan bir - ikisini zikrediyorUz : Ahmed b. Hanbel, kocası ölmüş.hâmile kadının iddetinin doğumu iie sona ereceğini bildiren ha¬disi tercih etmiş ve böyle bir kadının iki iddetden en Uzun olanını beklemesi yolundaki fetvaya uymamıştır. [91] Nitekim îbni Abbâs'ın fetvası da Ahmed b. Hanbel'in görüşüne uygundur. Keza, Ahmed b. Hanbel, müslim ile gayrimüslim arasında miras cereyan etmeyece¬ğini bildiren hadîsi tercih etmiş ve Muaz b. Cebel ile Muâviye b. Ebi Süfyan'm fetvalarını nazan itibara almamıştır.
2 — Sahâbilerin vermiş olduğu fetvalar: Ahmed b. Hanbel, sahabîlerden bâzısının vermiş olduğu fetvalara diğerlerinin muhalif olduğunu tesbit edemez ise bu fetvaları esas olarak alır ve başkası¬na ehemmiyet vermez. Buna icmâ da demez. Takvasından ötürü, «Bunu reddedecek bir şey bilmiyorum.» der. Kölenin şahitliğini ka¬bul edişi de böyledir. O, bunu, Enes'ten rivayet etmiştir. Bu husus¬ta Onun, «Kölenin şahitliğini hiçbir kimsenin reddettiğini bilmiyorum.» dediği, rivayet edilmiştir.
İbni Kayyım el-Cevziyye de şöyle der: «İmam Ahmed, sahâbilerden böyle bir şey bulursa ona herhangi bir ameli, re'yi ve kıyası tercih etmezdi.» [92]
3 — Sahâbîlerin görüşleri: Ahmed b.. Hanbel, sahâbüer arasın¬da ihtilâf olduğu zaman bunların görüşlerinden Kitab ve Sünnete muvafık olanları tercih eder ve sahâbîlerin görüşlerinin dışına çık¬maz. Ahmed b. Hanbel, eğer sahâbîlerin görüşlerinden herhangi bi¬rinin Kitab veya Sünnete uygun olduğunu anlıyamazsa, sahâbîle¬rin ihtilâflarını anlatır ve kesin olarak bir şey söylemez. îshak b. İbrahim b. Hâni' Mesâl'inde şöyle söyler: «Ahmed b. Hanbel'e: în-sana, kavmi içerisinde ihtilaflı bir şey sorulsa nasıl yapacaktır? denildi. Ahmed b. Hanbel de: bu görüşlerden O, Kitab ve Sünnete uy¬gun olanı ile fetva verecek, Kitab ve Sünnete uygun olmayanı hak¬kında bir şey söylemeyecektir, demiştir.» [93]
Burada Ahmed b. Hanbel'in Şafiî'den ayrıldığını görüyoruz. Çünkü Şafiî, kıyas ile de olsa, tercihlerde bulunur. Şafiî, kıyas ba¬kımından daha kuvvetli olanı alır ve tercih eder, kıyas bakımından kuvvetli olmayanı biralar. Ahmed b. Hanbel ise, sahâbîlerin görüş¬leri arasından Kur'ân veya Hadîs nassı ile desteklenmiş olanı tercih eder ve kıyas'a başvurmaz. Çünkü O, kıyası sahâbînin görüşü ne tercih etmez-
4 — Mürsel hadis: Ahmed b. Hanbel, mürsel hadisi delil olarak kabul eder. Bir hadis'i rivayet eden sahâbi bilinmezse ona mürsel hadis denir. Zaîf hadis ise, uydurma olduğu sabit olmayan hadistir. Ahmed b. Hanbel, zaif hadîsi de, bu babda onu reddedecek bir şey yoksa, kıyasa tercih eder. İbni Kayyım el-Cevziyye, zaîf hadisi şöy-,1e açıklar: Zaîf hadîs bâtıl, münker ve kabulü mümkün olmayacak şekilde rivayet bakımından müttehem olan hadîs değildir. Zaîf ha¬dîsten murat, "râvîleri sika derecesine ulaşmayan ve aynı zamanda ittiham derecesine de düşmeyen hadîstir.
GörüyorUz ki, burada İbni Kayyım el-Cevziyye, Ahmed b. Hanbel'in tabiîlerin görüşleri karşısındaki tutumunu anlaİmamaktadır. İbni Kayyım el-Cevziyye, tabiîlerin görüşlerinden bâzısını Ahmed b. Hanbel'in mücerret olarak ve kendisini onlara uydurmak mecburi¬yetinde görmeksizin tercih ettiğine dair mevcut olan rivayeti benim¬semiş görünüyor. Buna göre, tabiînin sözü Ahmed b. Hanbel'in el-Müsned'i için bir hüccet değildir. Eğer O, tabiîlerden birinin sözü¬ne uymuşsa, bu, onun deliline güvendiği içindir, sahibinin hüccet oluşundan dolayı değildir. Diğer rivayete göre ise, Ahmed b. Han¬bel, tabiînin sözüne uymanın vacip olduğunu söyler. Bu itibarla Kitab, Sünnet ve Sahâbîlerin fetvasını bulamadığı zaman Tabiînin sö¬zünü delil olarak alır. Eğer tabiîler ihtilâf etmişlerse ve bunlardan herhangi birinin sözü bir sahâbî sözüne uygun 'düşmüyorsa, bunla¬rı kendi mezhebinde ayrı ayrı birer görüş olarak bırakır, değilse Sünnete uygun düşeni tercih eder. Çünkü Sünnet, tabiîlerin üstünde olup Peygamber (S.A.V.) veya sahâbilerin sözleridir.
Bu rivayet daha meşhurdur. İmam Ahmed'in bize intikal eden sözleri ve risaleleri de bunu teyit etmektedir. Bunların bir kısmını daha önce işaret ettik. O, selefin söz ve metodunu uyulmaya daha lâyık görür ve tabiîleri de seleften sayardı.
5 — Kıyas: Ahmed b. Hanbel, elinde Kitab ve Sünnetten bir nass, sahâbîlerle meşhur rivayete göre— tabiîlerin sözü, mürsel veya zaîf bir hadîs bulunmazsa kıyasa başvurur. el-Hallâl [94] Ahmed b. Hanbel'den şöyle nakletmiş tir: «Şafiî'ye kıyası Sordum. O da: Kıyasa.ancak zaruret ânında başvurulur, diye cevap verdi.» [95]
Görüyoruz ki, Ah'med b. Hanbel, kıyası hüccet olarak kabul et¬mekte ve ona ancak zaruret halinde başvurmaktadır. Eğer imkân bulursa kıyasa hiç yanaşmamâktadır. O, bu konuda Şafiî'den riva¬yet ettiği yukarıdaki görüşe yaklaşmaktadır. Fakat Şafiî, kıyası terkedip zaif hadîsi delil olarak almaz. Her iki İmamın kıyası kabul edişi değişiktir. Şafiî, kesin bir delil bulamadığı zaman kıyasa yö¬nelir. Ahmed b. Hanbel ise, kıyası, reddetmek için bir delil yoksa, her türlü nass veya nass kabilinden olan şeylerden sonraya bırakır.
Görüyoruz ki, İbni Kayyım el-Cevziyye'nin anlattığı bu usûl (deliller) nass'lara dayanmaktadır. Mürsel ve zaîf hadîsler, sahâbilerin fetvaları, sonra —münakaşa kabul etaneKle beraber— tabii¬lerin sözleri, daha sonra da kıyas bunlara dâhildir.
Fakat îbni Kayyım el-Cevziyye îcmâ', masâlih, zerâyi', istihsan ve istishab'm Ahmed b. Hanbel'e göre birer asi (delil) olup olma¬dığım söylememektedir. Halbuki bunlar, Hanbelîlere göre. usûlden sayılmakta ve kitaplarında anlatılmaktadır.
Bunun içindir ki biz, bu esasları kısaca açıklamak mecburiye¬tinde kaldık. Eğer kıyas, nass'lar hariç, diğer istinbat vâsıtalarını içi¬ne alacak şekilde geniş mânada tefsir edilirse masâlih, istihsan, zerayi' ve istishab'm kıyasa dâhil olduğunu söyleyebiliriz. [96]

İcmâ'

îcmâ', herhangi bir asırda ümmetin müctehidlerinin Kitab, Sünnet veya —bâzı fakihlere göre— kıyas delillerinden birine da¬yanarak şer'î bir hüküm üzerinde ittifak etmeleridir.
Daha önce de belirttiğimiz gibi icmâ' ikiye ayrılır:
1 — Farzların asılları üzerindeki icmâ': Meselâ, farz olan na¬mazlar, bunların rek'atleri, oruç, hac, zekât. vs. üzerindeki icmâ' böyledir. Bu türlü, icmâ', her müslüman tarafından kabul edilmiş¬tir. Onu inkâr eden, dînin kesin olarak bilinen emirlerinden birini inkâr ettiği için kâfir olur. Çünkü, bu gibi emirler üzerindeki icmâ', Kur'ân ve Sünnetle kesn olarak sabit olan meseleler hakkındadır. Bu meseleler, dînin asıl sınırlarını ve müstahkem surlarını teşkil eder. Bunların dışına çıkan kimse, dinin dışına çıkmış olur.
2 — Birinci kısımda zikredilen farzların asıllarına dâhil olmayan meseleler üzerindeki icmâ': Meselâ, fethedilen memleketlerdeki arazinin mülkiyeti devlete ait olmak üzere eski sahiplerinin elinde bırakılması ve mürted (dinden dönen) lerin öldürülmesi vs. üzerin¬deki sahâbilerin icmâ'ı hakkında Ahmed b. Hanbel'den değişik riva¬yetler yapılmıştır. Âlimlerden bir kısmı, Ahmed b. Hanbel'in: îcmâ'ın mevcudiyetini iddia eden yalancıdır.» dediğini nakletmiştir. İbni Kayyım el-Cevziyye; «Ahmed b. Hanbel icmâ' iddiasında bulu¬nanları yalanlardı ve icmâ'm sabit olan bir hadis üzerine takdim edilmesine cevaz vermezdi.» demiştir. Ahmed b. Hanbel'in oğlu Ab¬dullah da şöyle rivayet etmiştir: «Babamın şöyle dediğini işittim: Bir şey üzerinde icmâ' olduğunu iddia eden kimse yalancıdır. Belki insanlar bir şey üzerinde ihtilâfa düşmüşler, fakat o şey üzerinde icmâ' olduğunu iddia.eden kimse buna vâkıf olamamıştır. Dolayı¬sıyla, o kimse, icmâ olup olmadığını bilmiyoruz, desin.»
Bu açıklamalardan, Ahmed b. Hanbel'in icmâ'm aslını inkâr et¬mediği, fakat sahâbiler asrından sonra vuku'unun bilinmediğine kani olduğu sonucuna varabiliriz. Dolayısıyla O, sahâbilerin bâzı meseleler üzerinde icmâ' ettiğini söylerdi. Çünkü onlar malûmdur¬lar, bilginleri de mahdut ve belli kişilerdir. Uz. Ömer, bunları Me¬dine'de alıkoymuştur. O, müslümanları ilgilendiren her mühim me¬selede kendileriyle istişarede bulunmak için, müslümanlarla bilgin sahâbileri bir araya toplar ve onlar sayesinde kesin bir görüşe ula¬şırdı. Böylece kendisi, mesuliyeti tek başına üzerine almazdı.
Bundan sonraki devirlere ait olduğu ileri sürülen icmâ'lar hak¬kında Ahmed b. Hanbel; «Bunlara muhalif olan bir şey bilmiyoruz.» ' derdi.
Buna göre Ahmed b. Hanbel'in iki dereceli bir icmâ' kabul et¬tiğini söyleyebiliriz:
1 — Yüksek icmâ': Bu sahâbîlerin icmâ'ıdır. Bu türlü icmâ'lar, sahâbilerin karşılaştığı ve neticede hakkında tek bir görüş beyan ettiği meselelere aittir. Böyle icmâ'lar hüccettir. Çünkü Kitab ve sa¬hih Sünnetin esaslarından birine dayanmaktadır. Sahâbîierin sahih bir sünnete muhalif hareket ettikleri düşünülemez. Zira onlar, Pey¬gamber (S;A.V.)'in sözlerini rivayet eden kimselerdir. Onlardan bir kısmı, bâzı hadisleri bilmeyebilirler. Fakat, İmam Şafiî'nin deyişiy¬le, hepsinin bütün hadîsleri bilmemesi imkânsızdır.
2 — İkinci derecede yer alan icmâ': Herhangi bir görüş, her¬kesçe bilinir ve buna birinin muhalefet ettiği bilinmezse böyle bir görüş, eğer buna icmâ' diyebilirsek, bu türlü icmâ'a dâhil olur. Bu icmâ', sahih hadîsten sonra ve kıyastan önce gelir. Çünkü, buna muhalif olan bir fakîh bulunursa icmâ' bozulur.
Burada gözönüne alınması gereken husus şudur: Yukarıda an¬latılan icmâ'm her iki derecesi de dinin kesin emirlerinden olan farz¬ların» asılları üzerindeki icmâ'dam sonra gelir. Zira, dînin kesin emir¬lerinden olan farzların asıllarından birini inkâr eden kâfir olur. Me¬selâ, beş vakit namazı ve namazuı rek'atlerini inkâr eden kimse böy¬ledir. Çünkü, bunlar üzerindeki icmâ'm derecesi, diğer bütün istinbat esaslarından önce gelir. [97]

Kıyas

Buradaki «kıyas» sözü ile Ebû Hanîfe, Şafiî ve diğer kıyasa da¬yanan fakîhîerin istılâhmdaki kıyası kastediyoruz. Buna istihsan, masâlih-i mürsele ve zerâyi' dâhil değildir. O halde buradaki kıyas, hüküm bakımından hakkında nass bulunmayan bir meseleyi, ara¬larındaki ortak ve hükme esas teşkil eden bir vasıf sebebiyle hak¬kında nass bulunan bir meseleye bağlamaktır.
Ahmed b. Hanbel'den rivayet edildiğine göre kıyastan müstağ¬ni olunamaz. Sahâbîler kıyasa başvurmuşlardır. Âhmed b. Hanbel, prensip olarak kıyası kabul ettiği için kendisinden sonraki Hanbe-Hler de kıyasa önem vermişler, Peygamber (S.A.V) ve sahâbilerin hükmünü beyan etmediği hâdiselerle karşılaştıklarında kıyastan ol¬dukça faydalanmışlardır.
Fakat öyle anlaşılıyor ki, İbni Teymiyye ve talebesi îbni Kayyım el-Cevziyye gibi Hanbelî yazarları, tesbit edilen mücerret illete gö¬re değil, münasip vasıflara [98] göre kıyas yapıyorlardı. Meselâ, Hanefîler selem akdini kabul ederler. Bu akid, para peşin ve mal veresiye olmak üzere borcu (deyn'i) mal (ayn) karşılığında satmak¬tır. Bu akid, aslmda kıyasa uymamaktadır.Çünkü, üzerine akid te¬rettüp eden şey mevcut değildir. Mevcut olmayan şeyin satılması ise caiz olmaz. Fakat İbni Teymiyye bu akdin kıyasa uygun olduğunu söylemektedir. Çünkü, satılan malın bulunmasmdaki hikmet, bura¬da da mevcuttur. O da, mal hakkındaki cehaletin ortadan kalkma¬sıdır. Burada cehalet veya özür bulunmadığına göre akid kıyasa uy¬gundur.
Başka bir misâl: Hanbelîler bir şahsın başka, bir şahsa olan borcunun havalesini kabul ederler. Buna göre alacak (borç), başka bir şahsa havale edilir ve bu, o şahıstan istenir. Bu, kıyasçı Hanefilerin görüşüne aykırıdır. Çünkü bu, bir nevi borç karşılığında bor¬cu satmaktır ki, caiz değildir. [99] Hanbelîlere göre ise, bu, borcu ödemek demektir. Zira borcu havale eden kimse havale ettiği şahıs vâsıtasiyle onu ödemiş oluyor. Borcu ödemek ise gayet tabiîdir ki caizdir.
İşte görüyorUz ki, böylece birçok mes'elelerde Hanbelîler illetle¬re iltifat etmiyorlar; buna mukabil, mes'elelerdeki hüküm ve müna¬sip vasıflara önem veriyorlar. [100]

Masâlîh

Burada masâlihderi maksat, nıasâlih-i mürseledir. O da, hakkın¬da Kitab, Sünnet ve îcmâ'a dayanan müsbet veya menfî özel bir de¬lil bulunmayan maslahatlardır. Tabiidir ki bunların, şeriatın kabul ettiği maslahatlardan olması gerekir. Mâlikîler, şeriatın genel amaç) larına uygun düşmek, herhangi bir güçlüğü kaldırmak ve bir nassa aykırı olmamak şartıyla bu türlü maslahatları kabul ederler.
Hanbelîlerle diğerleri, bu maslahatları kıyastan sayarlar. Çün¬kü bunlar, Kur'an ve Sünnet nass'larmm toplamından elde edilen umumî maslahatlardır. Gerçi bunlar, bizzat özel bir nass üzerine kı¬yas edilmemiştir.
Esasen, sahâbüer bu maslahatları kabul ettiği için Ahmed b. Hanbel de kabul etmiştir.
Ahmed b. Hanbel, siyaset-i şer'iyye'de maslahatı esas alır. Siyaset-i şer'iyye,1 İmam (halîfe)'m insanları ıslâh maksadıyla onları yararlı işlere teşvik etmek ve zararlı işlerden Uzaklaştırmak için takip etmiş olduğu yoldur. Ahmed b. Hanbel —Allah ondan razı ol¬sun—- bir nass mevcut olmasa dahi bu konuda bir kısım cezaların tatbikini kabul etmiştir. Onun bu kabil' fetvalarından bâzıları şihit lardir: Fesat ve kötülük çıkaranlar, şerlerinden emin olunabilecek bir memlekete sürgün edilirler. Ramazanda gündüz şarap içenlerin cezaları artırılır. Sahâbi'ye dil Uzatan cezalandırılır. Yâni Ahmed b. Hanbel, sahâbi'ye dil Uzatanın cezalandırılmasını zaruri görür. Hü¬kümdar, onu affedemez; mutlaka cezalandırır ve tevbeye davet eder. Eğer o, tevbesinde durursa mesele yok, durmazsa tekrar cezalandı¬rılır. [101]
Hanbelîler, bu hususta Ahmed b. Hanbel'e uyarak ve şeriatın kabul ettiği maslahatlar nev'inden olan maslahatlara dayanarak bir¬çok konularda fetvalar vermişlerdir. Meselâ : Bir ev sahibini, eğer evi müsaitse, barmacak yeri olmaya'n bir kimseyi evinde iskân et¬mesi için icbar etmek caizdir, diye fetva vermişlerdir. Bu hususta İbni Kayyim el-Cevziyye şöyle der: «Eğer bir cemâat herhangi bir şahsın evinde oturmak mecburiyetinde kalsa bundan başka bir yer veya bir han (otel) bulamasa, o şahsın münazaasız bir şekilde evini bunlara vermesi gerekir. Fakat, karşılığında bir ücret alabilir mi? Âlimler burada ayrı ayrı iki görüş beyan etmektedir. Bu görüşler, aslında Ahmed b. Hanbel'in talebelerine aittir. Bunlardan ücret al¬masını caiz görenler, ev sahibinin ecri misilden fazla bir ücret is¬temesinin haram olduğunu söylemişlerdir.» [102]
Ahmed b. Hanbel'in talebelerinin verdiği fetvalardan diğer bir misâl: «İnsanların muhtaç olduğu çiftçi vs. sanatkârlar, ecri mis¬liyle çalışmak üzere icbar edilirler. Bu sanatkârların çalışmaktan imtina etme hakları yoktur. Eğer imtina ederlerse cezalandırılırlar.-Çünkü maslahat, ancak böyle tamam olur. Yine onlara göre korun¬ması vacip olan maslahata dayanılarak sanatkâr yetiştirilmesi farz-ı kifâyedir. Çünkü insanların sanatkârlara ihtiyacı vardır.» [103]
Ahmed b. Hanbel, maslahatları kıyasın bölümlerine dâhil olan bir esas olarak kabul etmiş ve böylece kıyasın mânâsını genişletmiş¬tir. Diyebiliriz ki, O, maslahatları umûmî olarak, îslâm fıkhında mu¬teber olan ve belli bir nass'dan değil, topluca bütün nass'lardan çı¬karılan maslahatlara kıyas etmiştir.
Maslahatlar, kıyasın bölümlerine dâhil olduğu için Ahmed b. Hanbel, bunları hadîslerden sonraya bırakır. Hadisler, isterse kuvvetli olmasın, yalan olduğu sabit olmadıkça kıyastan önce gelir Çunku Ahmed b. Hanbel'in kaidesine göre, kıyasla ancak zaruret anında Kıtab, Sünnet veya sahâbîlere ait bir nass (hüküm) bulun¬madığı zaman amel edilir. [104]

İstihsan

Hanefîlere göre istihsân; nass, icmâ' ve zarurete dayanan bir de¬lil veya zahir kıyam daha kuvvetli bir kıyas ile çatışması sebebiy¬le bir mes'eleye benzeri bir mes'elenin hükmünden başka bir hü¬küm vermektir. Şüphesiz bu esas, Hanbeli usûl-i fıkhı'na da dâhil¬dir. Çünkü istihsân ya nass, ya icmâ' gibi bir delile dayanmakta ve¬ya zaruretin hükmüne uyularak kabul edilmektedir. Bunların hep¬si Hanbelî mezhebinde muteber olup İmam Ahmed b. Hanbel'in bun¬lara muhalefet etmesi mümkün değildir.
Mâlikîlere göre istihsân, sabit bir kaideye dayanarak maslahat¬la hükmetmektir. Hanbelîlerin kabul ettiği maslahatlar da Mâliki mezhebine aykırı değildir. Çünkü bu, malsahatım hükmüne' uymak demektir. Hanbelîler, nass bulunmayan yerde Hulefâ-i Râşidîn ve diğer sahâbîlerin fakîhleri gibi selef-i sâlih'e uyarak, maslahatı esas olarak alırlar. [105]

Zerâyi

Bu fikhî esası Hanbelîler, İmamları Ahmed'e uyarak kabul eder¬ler. Çünkü şeriatın yapılmasını istediği bir işe vâsıta olan her şey matluptur. Yasakladığı bir işe vâsıta olan her şey de memnu'dur. Zerâyi' İşte bu vâsıtalardır. Bunlar vâsıta olduğu şeyin hükmünü alır. Dolayısıyla bunlar, emredilen bir şeye vâsıta oluyorsa matlup, menedilen bir şeye vâsıta oluyorsa yasaktır.
Hanbelî mezhebi, zerâyi' ile amel etme bakımından, mezheble-rin en şiddetlisidir. Bu konuda İbni Kayyım el-Cevziyye şöyle der:
«Maksatlara, ancak onlara götüren vâsıta ve yollarla ulaşıldı¬ğına, göre, bu vâsıta ve yollar da onlara tâbi olur ve onların hük¬münü alır. Dolayısıyla, haram ve mâsiyete vâsıta olan şeyler, sebep olduğu ve götürdüğü gayelere göre mekruh veya haramdır. Allah bir şeyi haram etmişse, bu haramın işlenmemesi için ona götüren birtakım yol ve vâsıtaları da haram etmiş demektir. Eğer Allah ha¬rama götüren vâsıtalar, (zerâyi) ı mubah kılsaydı, haram edişi (tahrimi) bozmuş ve ruhları ona teşvik etmiş olurdu. Allah'ın hikmet ve- ilmi buna mânidir. Meselâ, tabibler bir hastalığın önüne geçmek istediklerinde, hastayı buna sebep olan şeylerden menederler. Ak¬si takdirde iyileştirmek istedikleri hastayı fenalaştırmış olurlar. O halde hikmet, maslahat ve kemâl derecelerinin en üstünde olan bu şeriat hakkında ne düşünülür? Bir kimse, bu şeriatın kaynaklarını iyice incelerse, Allah ve Resûlullâh'm harama götüren yolları tıka¬dığını (seddü'z-zerâyi'ı), yâni harama sebep olan şeyleri yasakladığını görür.» [106]
Bundan anlaşılıyor ki Hanbelî mezhebi, Ahmed b. Hanbel'e uya¬rak, zerâyi'i hem emirler için, hem de nehiyler için bir esas olarak kabul etmiştir. Dolayısıyla, yapılması istenilen hususlara vâsıta olan şeyler matlup, yapılmaması istenilen hususlara vâsıta olan şeyler de, seddu'z-zerâyi' olmak üzere memnudur. Hanbelî mezhebinde ze¬râyi' iki türlü ele alınmaktadır:
1 — Fiillerin yapılmasına vâsıta oluşu yönünden; şahıs, bu fiil¬leri yapmakla haram mı, yoksa mubah mı işlemeyi kasdetmiştir. Çün¬kü Peygamber (S.A.V.) : «Ameller niyetlere bağlıdır. Herkesin amelî niyetine göredir.» buyurmuştur.
2 — Mücerret haller yönünden; isterse iyi niyete bağlı olsun. Meselâ, bir kimse putlara sövse, fakat bunu iyi niyetle yaptığı hal¬de neticede bu, müşriklerin Allah'ın yüce zâtına sövmesine sebep olsa, o kimse kötü bir şey yapmış olur.
Buna göre zerâyi'ı ele almak, sırf niyete dayanmaz. Belki bazan niyete dayanır, çoğu zaman da sebep olduğu neticeye göre değer¬lendirilir. Hanbelîler, bu iki hususu da gözönüne alırlar. Bu sebep¬le zarar ve kötülüğe sebep olan şeyler menedilir; isterse bu şeyler aslında mefsedet (zararlı) olmasın. Bir kimse; bunları yapmakla şer kastederse ve bu fiili de kendisinin kötülük yapmasına sebep olursa günah işlemiş olur. Meselâ, bir kimse uyuyan herhangi bir insana, öldürmek kasdîyle ok atsa, fakat bu oku ona değmese, ora¬da bulunan ve bu uyuyan şahsı sokmak isteyen yılana değse, o şa¬hıs Allah huzurunda günahkârdır; isterse yaptığı işin neticesi iyilik olsun.
Hanbeli mezhebinin zerâyi'a göre vermiş olduğu fetvalar için birkaç misâl daha verelim:
a) Pazara gelmeden önce malı almak ve onu, pazara tahakküm etmek için elde tutmak menedilmiştir. Çünkü bu, ihtikâra ve satıcıyi fahiş fiyata sevkeder. Bu sebepledir ki, Ahmed b. Hanbel'e göre satıcının, malının değerinin sattığından başka olgunu anlasın veya anlamasın, muhayyerlik hakkı vardır. İsterse o, seddü'z-zerâyi'a uyarak akdi fesheder.
b) Ahnaed b. Hanbel'in zerâyi'a dayanarak verdiği fetvalardan birine göre, bir kimse herhangi bir şahsı yemek ve içmekten menetse, sonunda da o açlıktan ölse, diyet vermesi gerekir. Çünkü o kim¬senin yemek ve içmekten menedişi, bu şahsın ölümüne sebep olmuş¬tur.
c) Ahmed t». Hanbel, insanların komşusundan alış-veriş yap¬masını önlemek için malın fiyatını indiren kimselerden bir şey sa-tmalmayı mekruh sayardı. Çünkü fiyatı indirmekle O, kardeşini za¬rara uğratmak istemektedir. Böyle bir adamdan alış - veriş etmemek, bu zararı önlemektir. Peygamber (S.A.V.) 'den vârid oldıiğuna göre O, birbiriyle yarış eden iki kişinin, yâni fiyat indiriminde birbirini geçmek isteyen kimselerin yemeğinden nehyetmiştir.
d) Ahmed b. Hanbel, fitne zamanı silâh satışının haram oldu¬ğunu söylemiştir. Çünkü bu, kötülüğe bir yardımdır. Yol kesenlere silâh satmak da böyledir; zira bu da, cürüm işlemeleri için onlara bir yardımdır. Şarap imal edenlere, şarap yaptığı kuvvetle tahmin edilen kimselere üzüm satmak da haramdır. İşte bu türlü alım - sa¬tımlar sahih değildir. Keza, haram olan eğlenceler ve raks gibi gü¬nah şeyler için kullanmak isteyen kimselere binayı icara vermek de haramdır. [107]

İstishâb

İstishâb'ın mânası, sabit bir hükmün, onu değiştiren bir delil bu¬lununcaya kadar devam etmesidir.
Hanbelîler, bu esası da çok kullanmışlardır. Onların istishâba göre fetva vermiş oldukları bâzı meseleler şunlardır:
a) Menedildiğine dair bir delil bulununcaya kadar eşyada asıl olan ibahattır Cmübah olmaktır). Bunun içindir ki, akid ve şartlar¬da asıl olan ibahattır. Bunları meneden bir nass bulununcaya kadar akid ve şartlara bağlı kalmak vaciptir.
b) Pis olduğunu gösteren bir delil bulununcaya kadar suda aslolan temizliktir.
c) Bir kimse karısını boşasa, sonra bir talâkla mı, yoksa üç ta¬lâkla mı boşadığmda şüphe etse, onu bir talâkla boşamış olur.Çünkü bir talâkla boşadığı muhakkaktır. [108]
[91] Bu fetva, Uz. Ali'ye aittir. Yani böyle bir kadın hâmile olmasaydı dört ay on gün iddet bekliyecekti. Uz. Ali'ye göre kocasının Ölümünden he¬men sonra doğum yapan kadımn îddetmi dört ay on süne tamamlar.Çeviren.
[92] İlam el-Mavakkün, c. I, ş. 22.
[93] Aynı eser.
[94] Bu zat, Ebû Bekr el-HalIâl diye bilinir, Asıl adı, Ahmed b. Muhammed b. Harun'dur (Öl. 311 H.). Ahmed b. Hanbel'in fıkhım yayan ve gelecek " nesillere intikal ettiren Ebû Bekr el-HallâTdır. Bu zat, Ahmed b. Han¬bel'in fıkhı görüşlerini, mes'ele ve fetvalarım yirmi cildi aşan «Câmiu'I-Kebir»'inde toplamak suretiyle Hanbelî fıkhına en büyük hizmeti yap¬mış ve bu mezhebin hakikî nâkili sayılmıştır. (Bak: İbni Kayyım el-Cevziyye, İlâm el-Muvaklaîn, c. I, s. 23.) Çeviren,
[95] Aynı eser, s. 26.
[96] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/416-419.
[97] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/419-421.
[98] Hanefîlere göre kıyasın esası, asıl ile feri' arasında müşterek olan illet¬tir, münasip vasıf değildir. Onlar, illetle münasip vasfı (hikmeti) birbi¬rinden ayırırlar, onlara göre münasip vasıf, mazbut olmayan ve şeria¬tın emir ve nehiylerindeki maslahattır. İllet ise, mazbut olup hüküm ba¬lonundan emir ve nehyin esasım teşldl eder. Gerçi çoğu zaman illetle münasip vasıf birlikte bulunur. Fakat illet-, hikmetten kuvvetlidir. İbni Teymiyye ve İbni Kayyım el-Cevziyye gibi Hanbelüer ise, kıyasa esas olarak münasip vasfı, yani hükümdeki hikmeti kabul ederler. Bu da, şeriatın genel amaçlarından elde edilir, yani maslahatı celb, mazac-ratı defetme prensibine dayanır, (Bak : Muhammed Ebu Zehra, el-lmam Ahmed b. Hanbel, Mısır 194T, s. 276, 277.) Çeviren.
[99] Yâni Hanefîlerin kıyas prensiplerine güre borcun havalesi caiz olmamak gerekir. Fakat Hanefîler borcun havalesini, ilgililerin nzası varsa caiz görürler. Çünkü bunun cevazına delâlet eden bir hadîs-f şerîf vardır, (Bak: Mecma'u'l-Enmir, İstanbul 1310, c. II, s. 146.) Ayraca, havale, alım-satım nev'inden değil, hakkı Ödemek nev'indendü. Borçlu borcu¬nu bîrine havale ettiği zaman kendisi bir nevi borçtan 'kurtuluyor ve borç havaleyi kabul eden kimsenin zimmetine giriyor. (Bak: Muhammed Ebû Zehra, el-lmam Ahmed b. Hanbel, s. 279, Mısır 1947.) Çeviren.
[100] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/421-422.
[101] İ’lamul-Muvakkım, c. IV, s. 313.
[102] İbnî Kayım el-Cevziyye, et-Turukul-Hikmiyye, s. 239.
[103] Aynı eser, s. 227.
[104] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/422-424.
[105] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/424.
[106] İ’lamul-Muvakkıin, c. I, s. 119.
[107] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/424-426.
[108] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/426-427.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Ahmed B. Hanbelin Fıkhı
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
buharalıbilvanisli.com :: Mezheplerimiz Ve Fıkıh Kaynakları :: Hanefi Mezhebi :: Şafii Mezhebi :: Maliki Mezhebi :: Hanbeli Mezhebi-
Buraya geçin: