buharalıbilvanisli.com

Sofilerin Buluşma Noktası Buhara
AnasayfaAnasayfa  TakvimTakvim  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
buharalıbilvanisli.com Son Konular
KonuYazanGönderme Tarihi
Salı Şub. 08, 2011 11:13 am
Cuma Ocak 28, 2011 9:56 am
» ykmz
Salı Ocak 11, 2011 10:43 pm
» ykmz
Salı Ocak 11, 2011 10:41 pm
Çarş. Ocak 05, 2011 8:01 am
Çarş. Ocak 05, 2011 7:57 am
Çarş. Ocak 05, 2011 7:40 am
Salı Ocak 04, 2011 6:58 pm
Salı Ocak 04, 2011 6:32 pm
Salı Ocak 04, 2011 6:32 pm
Salı Ocak 04, 2011 9:37 am
Ptsi Ocak 03, 2011 7:15 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 7:02 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 6:55 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 6:43 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 6:27 pm
Perş. Ara. 30, 2010 10:23 am
Perş. Ara. 30, 2010 8:27 am
Paz Ara. 26, 2010 2:53 pm
Paz Ara. 26, 2010 2:43 pm
Cuma Ara. 24, 2010 8:11 pm
Cuma Ara. 24, 2010 1:34 pm
Cuma Ara. 24, 2010 8:50 am
Perş. Ara. 23, 2010 1:19 pm
Perş. Ara. 23, 2010 8:12 am

Paylaş | 
 

 Mihneti, Mihnetinin Sebep Ve Devreleri

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
gespenst

avatar

Mesaj Sayısı : 588
Kayıt tarihi : 24/06/10
Nerden : ANKARA

MesajKonu: Mihneti, Mihnetinin Sebep Ve Devreleri   Paz Haz. 27, 2010 10:40 am

Mihneti, Mihnetinin Sebep Ve Devreleri

Kur'ân-ı Kerîmin mahlûk (yaratılmış) olup olmadığı üzerinde birçok söz söylenmiştir. Bu meselenin ortaya atılışında Emevî hane¬danının maiyetinde bulunan hristiyanlarm rolü büyük olmuştur. Bunların başında Yuhannâ ed-Dimaşkî gelir. Bu şahıs, İslâm alemin¬deki hıristiyan âlimleri arasında müslümanları dinlerinde şüpheye düşürecek münazara usûllerini yayıyordu. Müslümanlar arasında da Peygamberleri hakkında yalanlar uyduruyordu. Meselâ Peygam¬ber (S.A.V.), Zeynep Binti Cahş'a âşık olmuş, diyordu. Keza, Kur'-ân'da bildirildiğine göre, îsâ, Allah'ın oğludur ve Meryem'e ilka' et¬tiği kelimesidir, diyordu. Yine O, Müslümanlar arasında Allah'ın ke¬limesinin kadîm olduğunu yayıyor ve onlara; Allah'ın kelimesi ka¬dim midir, değil midir? diye soruyordu. Müslümanlar: Hayır, diye cevap verirlerse, O'nun kelâmı olan Kur1 ân da mahlûktur demiş oluyorlardı. Allah'ın kelimesi kadîmdir, derlerse, îsâ'nm .da kadim ol¬duğunu iddia ediyordu. [18] Bunun üzerine müslümanlardan; Kur'ân mahlûktur, diyerek on¬ların hilesini reddetmek isteyenler olmuştur. Meselâ, Ca’d b. Dir¬hem [19], Cehm b. Safvân ve Mu'tezililer; Kur'ân mahlûktur, demiş¬ler, Halife Me'mun da bu görüşü benimsemiştir.
212 H. yılında adı geçen Halîfe, Kur'ân'm mahlûk olduğu görü¬şünü hak nıezheb olarak ilân etmiştir. Bu maksatla münazara mec¬lisleri tertiplemiş ve bu konuda kesin delil olarak kabul ettiği şey¬leri ortaya atmıştır. Fakat, bu konuda münakaşayı serbest bırakmış ve insanların düşüncelerinde hür olduklarını söylemiştir.
Lâkin 218 H. yılında —kendisi bu yılda ölmüştür— bu fikri in¬sanlara zorla kabul ettirmeye karar vermiştir. Gariptir ki, bu işe kendisi Bağdad'ın hâricinde iken başlamıştır. Bu uğurda mücahid olarak ortaya atılmış ve bulunduğu Rakka şehrinde bu maksatla bir kısım mektuplar yazmış ve bu mektupları Bağdad'taki vekili bulu¬nan îshak b. İbrahim'e göndererek, halkı, Kur':n'm mahlûk olduğu görüşünü benimsemeye teşvik etmiştir. Bu. mektupları Mu'tezile üs-tadlarından ve fakîhlerle muhaddislerin amansız düşmanı olan Ah-med b. Ebî Düâd (öl. 240 H)'m yazdığı tahmin edilmektedir. Bu maksatla dînî baskı, önce devlet dairelerindeki vazifelerden hiçbiri¬ne, bu görüşü kabul etmiyenleri tâyin etmemekle başlamış ve hiçbir meselede bu görüşü benimsemiyenlerin şahitliği kabul edilmemiş¬tir. Birinci mektupta şöyle denilmektedir:
«Onlara (kadılara) bildir ki, Emîru'l-Mü'minîn, işinde kimseden yardım istememektedir. Raiyyesinden vazifeye tâyin ettiği kimse¬lerden dînî, îmanı ve tevhîd konusundaki ihlâsına güvenilmeyen kimselere, itamat etmemektedir. Eğer onlar, bu görüşü ikrar ederler, Emîru'l-Mâ'minîn'e uyarlar, hidâyet ve kurtuluş yolunda olurlarsa, onlara, insanlar için şahitlik edecek kimselerin Kur'ân hakkındaki düşüncelerini tesbit etmelerini; Kur'ân yaratılmıştır, sonradan mey¬dana gelmiştir, diye ikrar edip bu görüşü kabul etmiyenlerin şahit¬liğini dinlememelerini emret.» [20]
Bu mektuptan anlıyoruz ki, onun bu görüşünü kabul etmiyenle¬rin cezası menfî (olumsUz) bir cezadır, müsbet (olumlu) bir ceza değildir.
Fakat iş, böyle menfî bir vaziyet alışla kalmamış, tersine, bâzı insanları sıkı imtihanlar geçirmeye sebep olacak kadar ileri gitmiştir. Bu insanlara, Kur'ân hakkındaki görüşleri soruluyor, Hâ¬lifenin ileri sürdüğü görüşü kabul etmezlerse, elleri kolları bağla¬nıp Emîru'l-Mü'minîn'in ordugâhına sevkediliyorlardi. Çünkü o mek¬tupta [21] fakih ve muhaddislerin imtihan edilmesi de emrediliyordu. Onlardan bu görüşü kabul etmiyenler, prangaya vurularak Halîfe¬nin yanma gönderilecek ve bu görüşü benimseyenler de, fetva ver¬meye ve hadîs rivayetine devam edeceklerdi.
Bağdad'ta Halîfenin vekili kendisine verilen emri yerine getir¬mek için derhal harekete geçti. Fakih ve muhaddisleri çağırttı. Ara¬larında Ahmed b, Hanbel de vardı. Onlara, istenileni yerine getirmezlerse işkence ve ceza göreceklerini ve hiçbir tereddüt gösteril-meksizin Me'mun'un arzusuna göre muhakeme edileceklerini söyle¬yerek,'tehditler savurdu. Fakîh ve muhaddisler istenileni yerine ge¬tirdiler ve Kur'ân hakkında bu mezhebi benimsediklerini ilân etti¬ler. Ancak dört kişinin kalbini Allah bundan korudu. Onlar cesaret ve ısrarla inançlarından fedakârlık etmediler. Bunlar Ahmed b. Han¬bel, Muhammed b. Nuh, el-Kavârîrî ve Seccâde'dir. [22] Bunlar yaka¬lanıp elleri kelepçelendi, ayaklarına zincir bağlandı. Ertesi gün olun¬ca Seccade, Halîfenin vekili îshak'm emrini kabul etti ve bağları çö¬zülerek serbest bırakıldı. Diğer üçü inançlarında direndiler. Öbürgün olunca aynı soru tekrar edildi ve cevap istendi. el-Kavâvîrî'nin ta¬hammülü bitmişti. İstenilen cevabı verdi ve bağları çözülerek o da serbest bırakıldı. Geriye iki kişi kalmıştı. Allah onlarla beraberdi. Bunlar, zincirlerle bağlı olarak Tarsus'taki el-Me'mûn'unun hUzuru¬na gönderildi. Yolda Muhammed b. Nuh şehid oldu. Ahmed b. Han¬bel, tek başına inancı uğruna işkence ve zulme göğüs geriyordu. Fa¬kat halinden memnundu. Ahmed b. Hanbel yolda iken Me'mun'un ölüm haberi geldi. Fakat Halîfe, dünyadan ayrılırken kendisinden sonrakilere bir vasiyetname bırakmış ve bunda fakihlerle muhaddis-lere, Kur'ân'm mahlûk olduğunu söyleyinceye kadar işkenceye de¬vam edilmesini vasiyet etmiştir. Bu vasiyetnamede şunlar yer almış¬tır.
«İşte bu, Emîru'l-Mü'minîn Abdullah (el-Me'mun) b. Harun er-Reşîd'in yanında bulunanların hepsini şahit kıldığı şeydir. O, kendisi ve yanmdakilerin hepsi şöyle şahadet etmişlerdir: Allâhu Teâlâ bir¬dir, O'nun mülkünde ortağı da yoktur. İşlerini kendisinden başka bir tedbir eden de yoktur. O, Halik (Yaratıcı) dır, O'ndan başka her şey mahlûktur. Kur'ân da, her şey gibi mahlûktur. Hiçbir şey Allah'a ben¬zemez.» Bu vasiyetnamede kendisinden sonra Halîfe olan kardeşi el-Mu'tasım'a şöyle hitabetmektedir: «Ey îshak'm babası, bana ya¬kın ol, gördüklerinden ibret al, Kur'ân'm yaratılmış olması konusun¬da kardeşinin yolundan git.»
İşte bu yüzden Ahmed b. Hanbel ve inançlarından ayrılmayan diğer fakîh ve muhaddislerin uğradığı mihnet Uzayıp gitti. Bu mih¬net Me'mun'un 218 H. yılında ölümüyle sona ermedi, daha da yay¬gın bir hal aldı ve ıstırap arttı, daha çetin ve daha şiddetli devrele¬re girdi. Me.mun'un vasiyetleri arasında, insanların şiddet ve baskıy¬la Kur'ân'ın mahlûk oluşunu kabule zorlanmaları ve Ahmed b. Ebi
Düâd'ın [23] (öl. 240 H.) görevinde kalması yer alıyordu. İşte bu be¬lânın başı o idi. İşkence etmek için Halîfeyi o kışkırtıyordu. Hattâ Halifenin mektuplarını o kaleme alıyordu. Ölüm hastalığında iken Me'mun'un iradesine hâkim olan o idi. Nihayet Halîfe onun tesiriy¬le bu emirleri vermiş ve bu vasiyetlerde bulunmuştur.
Âhmed b. Hanbel, zircirlerle bağlı olarak kendisine getirilirken Me'mun ölmüştü. Ölüm haberi ilân edilince Ahmed b. Hanbel Bağdad'a geri getirildi. Hakkında yeni bir emir çıkıncaya kadar zindan¬da kaldı. Sonra Halîfe Mu'tasım (öl. 227 H)'ın hUzuruna çıkarıldı. Ürkütülüp korkutulmak için her türlü yola başvuruldu. Fakat hiç¬birisi fayda vermedi. Ahmed b. Hanbel'in hiçbir şeye aldırmadan inancında sebat etmesi üzerine tehditler gerçekleştirildi. Onu nöbet nöbet kırbaçlamaya başladılar. Her defasında bayılmadıkça bırak¬mıyorlardı. Öyle ki kılıçla dürtüldüğü zaman bile bir şey hissetmi¬yordu. Bu ameliye, fasılalarla tekrarlanıyordu. 28 ay kadar zindan¬da bu işkence devam etti. Ümitleri kesilince onu serbest bırakarak evine iade ettiler. Fakat îmanı Ahmed b. Hanbel, zindanda Uzun bir zaman kalışı, çok şiddetli bir şekilde durmadan dövülüşü ve vücu¬dundaki yaralar sebebiyle yürüyecek bir halde değildi. Lâkin O, yi¬ne de mUzafferdi.
Ahmed b. Hanbel, yaraları iyi olup mescide gelme imkânına ka¬vuşuncaya kadar ders ve hadîs okutmaktan mahrum kaldı. İyileşin¬ce fetva ve hadîs derslerine başladı. Uğradığı mihnet, insanların onu daha çok takdirine sebep oldu. Onu dinlemek için daha çok rağbet ettiler ve onun derslerine koştular. Mu'tasım'dan sonra el-Vâsık (öl. 232 H.) Halîfe oldu. İşkence vasiyetnamesi yürürlükte idi. Bu se¬bepten Âhmed b. Hanbel'e tekrar mihnet çektirmeye başladılar. Fa¬kat bu sefer, Ahmed b. Hanbel'in Mu'tasım devrinde olduğu gibi kırbaçla dövülmesi emredilmedi. Çünkü bu, halk nazarında onun mevkiini çok yükseltiyor ve Halîfenin fikrinin yayılmasına engel oluyordu. Fikirler, baskı ve zorla yayılmaz. Üstelik ona yapılan iş¬kence, halkın nefretine sebep oluyor ve bu kötülüğün anası olan ı Ahmed b. Ebî Düâd gibi milletin başbelâsmdan intikam almak duy¬gusunu şiddetlendiriyordu. Ahmed b. Hanbel'in karşılaştığı yeni mihnet, onu insanlarla düşüp kalkmaktan, hadîs rivayet etmekten ve fetva vermekten alıkoymaktı. el-Vâsık, ona şöyle demiştir:
«Senin yanma hiçbir kimse gelmeyecek ve sen benim bulundu¬ğum hiçbir yerde oturmayacaksın!» Bunun üzerine İmam Ahmed b. Hanbel, el-Vâsık ölünceye kadar köşesine gizlenmiştir. [24] el-Müte-vekkil (öl. 247 H.) Halîfe olunca bu mihneti kaldırmış, fakîh ve muhaddislere yakınlık göstermiş, Mu'tezilîleri de saraydan uzaklaştarak ellerindeki imkânları almıştır.
Tarihin hakkını yerine getirmek için söylemeliyiz ki, fitne (mih¬net) umumî idi. Ahmed b. Hanbel'e mahsus değildi. Diğer fakîh ve muhaddislere de şâmildi. Bunlar arasında İmam Şafii'nin talebesi el-Buvaytî de vardı. O da bu uğurda zindana atılmıştı. [25]
Rivayete göre ömrünün sonuna doğru el-Vâsık bu İşten usan-mıştır. Çünkü bu iş, onu bazan çok gülünç bir duruma düşürüyor¬du. Söylendiğine göre, kendisiyle alay etmek için komik birisi hUzu¬runa girmiş ve' Ey Emîru'l-Mü'minin, Kur' ân hususunda Allah senin ecrini artırsın (yâni başın sağolsun), demiş. el-Vâsık da: Vay hali¬ne! Kur'ân öldü mü? diye sormuş. O şahıs da: Ey Emiru'l-Mü'minîn, her mahlûk ölür. İnsanlar teravih namazım ne ile kılacaklar? diye cevap vermiş. Bunun üzerine Halîfe gülmüş ve: Allah seni kahret¬sin, sus, demiştir.
Demiri, Halîfe eKVâsik'm hayatının sonuna doğru işkenceden vazgeçtiğim teyid sadedinde şöyle rivayet eder: Kur'ân'ın yaratılmış olup olmaması meselesinden işkence gören bir bilgin, el-Vâsık'ın hUzuruna gelmiş ve Ahmed b. Ebi Düâd ile mücadeleye tutuşmuş ve bu mücadele sırasında şöyle demiştir:
«Öyle bir şey ki, ona, ne Allah'ın Elçisi, Ne Ebû Bekr, ne Ömer, ne Osman ve ne de Ali (R.A.) davet etmiştir. Sen, insanları ona da¬vet ediyorsun. Onlar ya bunu biliyorlardı veya bilmiyorlardı diye¬bilirsin. Eğer onlar biliyorlardı, fakat söylemediler dersen, bu konu¬da sana da bana da susmak düşer. Fakat onlar bilmiyorlardı, ben biliyorum, dersen (Ahmed b. Ebî Düâd'a hitaben), ey hayvan oğlu hayvan, Peygamber ve Hulefâ-i Raşidîn'in bilmediği şeyi sen mi bi¬liyorsun?» demiştir. Bu sözü işitince el-Vâsık yerinden sıçramış ve aynı kelimeleri tekrarlamaya başlamıştır. Bunun üzerine o bilgini affetmiş ve bu işkenceden vazgeçmiştir.
İşte bunlar, bütün mihnet tarihini özetleyen kısa ifadelerdir. Bu tarih, muttaki İmam Ahmed b. Hanbel için çok sıkıcı geçmiştir. 14 sene kadar O, böyle üzücü bir hayat yaşamıştır. Bu 14 yılın en az yansı işkence ile geçmiştir.
Ahmed b. Hanbel, namaz kılmak için camiye dahi gidemiyordu. Bak : Muhammet! Ebû
Burada şöyle bir soru hatıra gelebilir.- Bu büyük mü'min için, görünüşte onların re'yine muvafakat ederek ve doğru bildiği şeyi kendi içinde gizleyerek, hem nefsini işkenceden kurtarmak, hem de fetva ve hadis rivayetini aksaİmamak daha iyi olmaz mı idi? Çün¬kü kendi inancında açıkça direnmesi, Kur'ân'ın yaratılmış olduğunu söylemesinden çok daha zararlı olmuştur. Halbuki Kur'âri yaratıl¬mıştır, demek, insanı kâfir de etmez. Belki, Kur'ân yaratılmıştır de¬memek, istidlal ve tetkik bakımından ona göre daha sağlam bir yol¬dur.
Buna şöyle cevap verilebilir: İslâmî hükümlerin tatbik edildiği bir İslâm diyarında takiyye (inancını korktuğu için gizleme), emri bi'1-ma'ruf ve nehyi ani'I-münker esasına aykırı düşer. Ahmed b. Hanbel gibi hadîs ve fetvada büyük bir mevki işgal eden kimse için susmak caiz değildir, iyiliği emr ve kötülüğü nehyetmek, onuiı va¬zifesidir. İsterse bu uğurda O, en ağır işkenceye uğrasın, görüşün¬de ısrar etmesi gerekir. Müslümanların iktidâ ettiği İmamlar için takiyye caiz değildir. Çünkü bu, insanların sapıtmasına sebep olur. Öte yandan İmamlar, inançlarına muhalif olan şeyleri söylerse halk tabiatıyla onların kalblerinin içini bilmemektedir onlara uyar, söylediklerini hakikat sanır ve böylece fesat umumileşmiş olur. Ka¬naatimizce bu yüzden îmanı Ahmed b. Hanbel'in işkenceye sabret¬mesi daha iyi olmuştur. Gerçi işin başında biz, onun düşüncesine katılmamıştık. [26]

Kur'ân'ın Yaratılmış Olup Olmamasıhakkında Ahmed B. Hanbel Ve Diğerlerinin Görüşleri

Bu mihnet hikâyesini burada bırakıp Ahmed b. Hanbel'in görü¬şüyle Mu'tezilîlerin görüşlerinin hakîki mahiyetini anlaİmamız da¬ha iyi olacaktır.
Mu'tezilîler, Kur'ân'ın yaratılmış olduğunu söylüyorlardı; onla¬ra göre, Kur'ân'ın yaratılmış olması, onun Allah kelâmı ve Peygam-ber'in mu'cizesi oluşuna engel teşkil etmez. Çünkü onu yaratan ve Peyganıber'e vahiy suretiyle gönderen Allah'dır. O, Kur'ân'ı Peygamber'ine parça parça 23 senede, beşer kudretinin üstünde bir ki¬tap olarak göndermiştir. Bütün insanlık birleşerek bu kitabın bir benzerini yapmak isteseler, bunu gerçekleştiremezler. Mu'tezilîlerin Kur'ân'ın yaratılmış olduğuna dair ileri sürdükleri deliller şu üç esa¬sa dayanır:
1 — Allah'dan başka her şey mahlûktur. Sonradan yaratılmış¬tır. Şüphesiz Kur'an da, Allah'dan başka bir şey olduğuna göre, o da ancak mahlûk olabilir.
2 — Kur'ân, insanlar tarafından okunan (telâffuz edilen) harf ve kelimelerden meydana gelmiştir. Bu harf ve kelimeler olmaksızın Kur'ân var olamaz. Bu da, onun ancak yaratılmış olduğunu göste¬rir. Çünkü hem okunurken, hem de yazılırken yaratılmış olan harf ve kelimelere dayanmaktadır.
3 — Kur'ân'ın mahlûk olmadığı farzedilince kadim olması ge¬rekir. Çünkü yaratılmamış bir şeyin başlangıcı yoktur. Başlangıcı olmayan bir şey de, ancak kadîm olabilir. Kur'ân'ın kadîm olduğu kabul edilirse kadîm olan varlıklar birkaç tane olur. Bu da hıristi-yanların Uz. Isâ hakkında ileri sürdükleri görüşe benzer. [27]
Mu'tezilîlerin görüşlerini haklı göstermek için şöyle söylenebilir.Yuhannâ ed-Dimaşkî; İsâ, Allah'ın Meryem'e ilkâ ettiği bir keli¬mesi olup O'nun ruhundandır, diyerek müslümanlan sapıtmaya çalı¬şıyordu. Allah'ın kelimesi mahlûktur, denilirse onun bu gayreti bo¬şa gidecekti. Dolayısıyla, Allah'ın sözü olan Kur'ân da mahlûktur, demek suretiyle bu hıristiyan propagandaları önlenecek ve onların silâhları kendilerine çevrilmiş olacaktı. Evet, Hıristiyanların delille¬ri bâtıldı; çünkü Uz. îsâ hakkında Allah'ın kelimesi (sözü) demek, onu Allah, sırf «ol = kün» kelimesiyle yaratmıştır demektir. Yâni Allah, Uz. İsa'yı, diğer canlıların yaradılışına hâkim olan kanunlara göre yaraİmamıştır.-Isâ, Allah'ın rûhundandır demek de, Allah İsâ'-nın ruhunu doğrudan doğruya kendi emriyle yarattı ve diğer can¬lıların yaradılışmdaki sebepleri kullanmadı demektir. Çünkü sebep¬leri yaradan da Allah'dır ve O, şüpnesiz bütün sebeplerin üstünde¬dir. «O, dilediğini yapar» [28] Allah'ın kudreti yüksek ve iradesi son¬suzdur.
İşte bu konuda Mu'tezilîlerin görüşleri bundan ibaret olup ileri sürdükleri deliller açıktır. Öyleyse bu konuda Ahmed b. Hanbel'in görüşü nedir? Bu soruya cevap verirken önce şunu belirtmeliyiz: İmam Ahmed b. Hanbel, bu gibi meselelere dalmak istemiyordu. Ni¬tekim selef-isâlih de böyle meselelere girmemiştir. Çünkü Ahmed b. Hanbel, ilim olarak selef-i sâlihin ilmini kabul ediyordu.Onların tartışma konusu yaptığı meseleleri o da tartışıma konusu yapıyor¬du. Onların dalmadığı konuları bid'at sayıyor ve bu gibi konular¬dan kesin olarak uzak duruyordu. Kur'ân'm yaratılmış olup olma¬ması da selef-i sâlihin üzerinde münakaşa etmediği bir meseledir. Dolayısıyla, Ahmed b. Hanbel de, bu mesele üzerinde hiçbir şey söy¬lemiyordu. Ona göre bu mesele üzerinde konuşanlar bid'atçı kim¬selerdir. Kendisi de bunların ardından gitmek mecburiyetinde de¬ğildir.
Burada bâzı bilginler, bu meselede Ahmed b. Hanbel'in tevak¬kuf ettiğini, asla bir şey söylemediğini ileri sürerler ve Ahmed b. Hanbel'den rivayet edilen aşağıdaki sözlerle de, bu görüşlerini des¬teklemeye çalışırlar. Rivayete göre Ahmed b. Hanbel şöyle demiştir:
«Kelepçe ve zincirlere dayanamadığını için oturdum. Biraz dur¬duktan sonra yanımdakine: Konuşmama müsaade eder misiniz? de¬dim. Bunun üzerine o: Konuşabilirsiniz, dedi. Ben de: Allah'ın Resûlü insanları neye davet etmiştir? diye sordum. O da: Allah'dan başka Tanrı olmadığına ve Uz. Muhammed'in Allah'ın Elçisi oldu¬ğuna şehâdet etmeye, namazı kılmaya, zekâtı vermeye, Ramazan orucunu tutmaya ve ganimetin beşte birini vermeye davet etmiştir,
dedi.» [29]
Ahmed b. Hanbel'in bu sözü, Kur'ân'ın yaratılmış olup olmama¬sı meselesinde hiçbir şey söylemediğini gösterir. [30] Ayrıca Ahmed b. Hanbel'den şu söz de rivayet edilmiştir: «Bir kimse, Kur'ân'ın mah¬lûk olduğunu iddia ederse o cehmîdir. [31] Bit kimse, Kur'ân'ın mah¬lûk olmadığını iddia ederse o da bid'atçıcîır.»
Âlimlerden bir kısmı da şöyle demiştir: Ahmed b. Hanbel'e gö¬re Kur'ân harfleri, kelimeleri, ibare ve mânâları ile birlikte mahlûk değildir. Bu görüşlerine delil olarak onlar, Ahmed b. Hanbel'in, Halî¬fe Mütevekkil tarafından kendisine Kur'ân hakkındaki görüşü so¬rulduğu zaman cevap olarak yazdığı mektubu ileri sürmüşlerdir. Bu mektupta aynen şu sözler vardır:
[Allah Kur'ân'da: «Eğer müşriklerden birisi senden eman diler¬se ona eman ver, tâ ki Allah'ın kelâmını dinlesin.» [32] ve «Bilesiniz ki yaratma (halk) da, emir de O'na mahsustur.» [33] buyurmuş ve emrin de, yaraİmanın da kendisine ait bulunduğunu, emrin yarat¬madan başka bir şey olduğunu haber vermiştir.!
İşte yukarıdaki mektupta yer alan bu ifadelere göre Ahmed b. Hanbel, yaratma ile emir arasında bir fark bulunduğunu, Kur'ân'ın Allah'ın emrinden, kelâm ve ilminden olduğunu, yaratmasından ol¬madığını göstermektedir. Buna göre Ahmed b. Hanbel, Kur'ân'ı mah¬lûk saymamaktadır.
Yine söz konusu mektupta şöyle denilmektedir: «Geçmiş (selef) lerimizin birçoğundan rivayet edildiğine göre onlar; Kur'ân Allah kelâmıdır; mahlûk değildir, demişlerdir. Ben bu görüşe uyuyorum, kendimden bir şey söylemiyorum. Bu konuda konuşmayı lüzumsUz görüyorum. Ancak Allah'ın Kitabında, Peygamberin Hadîsinde, Sa-hâbî ve Tabiîlerden nakledilen haberlerde ne varsa ben onları an¬latıyorum. Bunların dışındaki meseleler üzerinde konuşmak hoş kaçmaz.»
Ahmed b. Hanbel, bu mektubu mihnet'den kurtulup hüzura kavuştuktan sonra yazmıştır. Bu mektuptaki açık ifadeye göre Âhmed b. Hanbel, şüphesiz ki Kur'ân'ın yaratılmış olmadığını benimseyen¬lerin görüşlerinin doğru olduğunu söylemektedir.
Ahnıed b. Hanbel'e ait.olduğu rivayet edilen bu iki görüşü bir¬leştirmek için şu iki hakikati açıklamamız gerekir:
1 — Ahmed b. Hanbel, önceleri Kur'ân'ın mahlûk olup ol¬madığını söylemekten çekinmişti. Çünkü bu hususta konuşmayı bid'-at sayıyordu. Fakat, mihnet'den kurtulduktan sonra eski çekimser¬liğinde devam edemezdi, iki görüşten birini benimseyip destekleme¬si gerekirdi. Mütevekkil de ondan bunu istemişti. Bunun üzerine kendisi için daha doğru gelen görüşü tercih etmiştir. Bu da, Kur'ân'-m yaratılmamış oluşudur. Bunun mânası, Kur'ân'm kadîm olması demek değildir. Çünkü Ahmed b. Hanbel'den Kur'ân'ın kadîm oldu¬ğuna dair hiçbir şey intikal etmemiştir. Ancak O, Allah kelâmı olan ve Allah'ın ilmine dâhil bulunan Kur'ân için mahlûktur demeyi ken¬disine yakıştıramamıştır. Zira Allah, Kur'ân'ı yaratması değil, ken¬di kelâmı ve emri olmak üzere zâtına nisbet etmiştir.
Eğer biz; bütün bu mihnetlere sebep teşkil eden ihtilâfın, sade¬ce isim verme üzerinde olduğu sonucuna varırsak, aradaki fark ba¬sit bir şey olur.
2 — Ahmed b. Hanbel, hayatının sonuna doğru yukarıdaki gö¬rüşe sahip olmakla beraber bu mevzuda münakaşa yapılmasını menederdi. el-Me'mun'a gönderdiği bir mektubunun başında Pey¬gamber (S.A)'den ve sahâbîlerden birçok rivayetleri zikrettikten sonra, Peygamber (S.A.)'in şöyle buyurduğunu söylemiştir: «Kur'ân üzerinde münakaşalara girmeyiniz. Çünkü bu konuda münakaşa et¬mek küfürdür.»
Yine Ahmed b. Hanbel, bu mektubunda İbni Abbas'ın Kur'ân üzerinde münakaşa etmekten çekindiğini ve kendisine Emîru'1-Mü'minîn (Hz. Ömer) bunun sebebini sorduğunda şöyle cevap verdiği¬ni rivayet eder [34]: Ey Emîr'ul-Mü'minîn, insanlar ne zaman bu ko¬nuda münakaşaya girişirlerse herkes kendisinin haklı olduğunu id¬dia eder, herkes kendisinin haklı olduğunu iddia edince birbiriyle çekişmeye başlar, birbiriyle çekişmeye başlayınca ihtilâfa düşer, ih¬tilâfa düşünce de kavgaya tutuşurlar.» Halîfe Ömer (R.A.) de; «Ba¬bana rahmet, vallahi ben de bunu [35] insanlardan gizliyordum, ni¬hayet onu sen getirdin (söyledin).» dedi.
Böylece biz, Ahmed b. Hanbel'in Kur'ân'ın mahlûk olmadığı gö¬rüşünde karar kıldığı neticesine varmış oluyorUz. Ahmed b. Han¬bel'in sözleri arasında Kur'ân'ın kadîm oluşuna dair de bir şey mev¬cut değildir. Fakat Kur'ân'ın kadîm olduğunu, ondan sonra söyle¬yenler mevcuttur. Ahmed b. Hanbel, bu konu üzerinde münakaşa edilmesini de caiz görmezdi. Kendisi de böyle bir münakaşaya gi¬rişmezdi. Ancak, el-Mütevekkilin isteği üzerine Kur'ân'm mahlûk olmadığı görüşünü açıklamıştır. Çünkü selef-i sâlihin, Kur'ân mahlûkitur, dediği varit değildir. Ayrıca Kur'ân, Allah'ın emri ile alâka¬lıdır. Allah'ın emri de yaratmasından başkadır.
Fakat, Kur'ân kadîm midir, değil midir? Bu soruya cevap vere¬bilmek için Kur'ân'ın iki yönü üzerinde duracağız:
1 — Kur'ân'ın mânâları: Bunlar, Allah'ın ezelî ilmine taallûk etmektedir. Yani Allah'ı» ilmine dahildir. Allah'ın ilmi de kadimdir.
2 — Kur’an'in lâfız ve harfleri: Bunları Allah, Peygamber'ine Rûhu'1-Emîn olan Cebrail vasıtasıyla vahyetmiştir. Cebrail, bunları Uz. Peygamber'e okumuş, Hz. Peygamber de sahâbîlere okuyarak öğretmiştir. Sahâbîler de, aynı şekilde onu tabiîlere öğretmiştir. Boy¬lere Kur'ân tevatür yoluyla okunup öğretilmiştir. îşte bize göre Kur'ân, bu yönüyle mahlûktur. Böyle bir anlayış. Kur'ân'ın Allah katından gönderilişine ve Peygamber (A.S.)'in bir mu'cizesi oluşu¬na aykırı düşmez. Kur'ân, Peygamber'in öyle bir mu'cizesidir ki, bü¬tün müşriklere meydan okumuş; eğer Kur'ân, uydurma bir şeyse kendilerinin de onun bir mislini veya on sûresini, yahut da bir tek sûresini getirmelerini söylemiştir. Fakat müşrikler, bundan âciz kal¬mışlardır. [36]
[18] Şüphesiz bu bir mugalatadır. Çünkü îsâ; Allah'ın kelimesidir demek, Allah onu, kendinden bir kelime (künol emri) ile yaratmıştır demek¬tir. Nitekim Kur'ân'm diğer âyetlerinde bu ve İsa'nın bizzat kelime ol¬madığı açıkça belirtilmiştir (Bak: Al-i İmran: 59; Nisa: 171, 172; Maide: 72-75).
[19] Ca'd b. Dirhem (öl. 124 H.), Emevîler devrinde Kur'ân'm nıulüûk oldu¬ğunu söyleyen ilk şahıstır. Bu fikri ileri sürdüğü için Küfe Valisi Hâlid b. Abdİllah el-Kasrî tarafından öldürülmüştür. Çeviren.
[20] Târihu't-Taberî.
[21] Bak: Muhammed Ebû Zehra, el-İmam Ahmed b. Hanbel, Kahire 1947, s. 46. Çeviren.
[22] el-Kavârîrî'nin adı Ubeydullah b. Ömer'dir. Seccâde'nin adı da el-Hasen b. Hammâd'dır. Çeviren.
[23] Bu zat, Halîfe Mu'tasım devrinde daha çok itibar görmüş ve başkadı (kâdil-kudât) olmuştur. Çeviren.
[24] Zehra, el-İmam Ahmed b. Hanbel, Kahire 1947, s. 66.Çeviren.
[25] el-Buvaytî, zindanda prangaya vurulmuş olarak ölmüştür (öl. 231 H.) Bak: Muhammed Ebû Zehra, aynı eser, aynı sahife. Çeviren.
[26] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/377-382.
[27] Mu'tezililere göre Kur'ân'ın kadîm oldtrağnu ileri süren müslümanlar, bir nevi Allah'a şirk koşmada hıristiyanlann durumuna düşmektedirler.Çeviren.
[28] Buruc sûresi, 16.
[29] Hüyetu'l-Evliyâ, c IX, s. 198.
[30] Yâni Uz. Peygamber, insanlara Kur'an'ın yaratılmış olduğunu bildirme¬miş ve onları buna inanmaları için davet etmemiştir. Bu rivayete göm Ahmed b. Hanbel, bunu kendisine işkence edenlere de itiraf ettirmek¬tedir. Çeviren.
[31] Cehmî, Cehm b. Safvân (81. 128 H.)'a nisbet edilen kîmsedir. Çünkü Kur'an'ra mahlûk oldnuğnu ve Allah'ın kelâm sıfatını ji bulunmadığım söyleyenler arasında Cehm b. Safvân da vardır.
[32] Tevbe Sûresi, 6.
[33] A'râf Sûresi, 54.
[34] Bu rivayetin baştarab şöyledir: «Bir kişi Uz. Ömer'e geldi. Ömer (R.A.), ona insanların durumnu sordu. O da: Yâ Emîrül-Mü'mmîn, insanlar¬dan bâzısı Kur'an'ı şöyle şöyle okudu, dedi. Bunun üzerine ben (Abdullah b. Abbas) söze karışıp: Ben, bu günlerinde onların Kur'an üzerin¬de böyle münakaşa etmelerini sevmiyorum, dedim. Ömer de beni sus¬turdu. Bunun üzerine ben üzgün bir şekilde evime gittim. Biraz sonra birisi geldi ve bana: Emîrül-Mü'mine'e cevap ver, dedi. Bir de baktun ki, Emîrul-Mü'minîn kapıda beni bekliyor. Elimden tuttu, beni bir, kenara çekti ve hoşlanmadığın şey nedir? dedi. Ben de şöyle cevap ver¬dim:...» (Bak; Hılyetu'I-Evliyâ', Kahire 1938, c. IX, s. 216, 217) Çeviren.
[35] Kur'ân üzerinde münakaşa etmenin doğru olmadığını söylemeyiÇeviren.
[36] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/383-387.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Mihneti, Mihnetinin Sebep Ve Devreleri
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
buharalıbilvanisli.com :: Mezheplerimiz Ve Fıkıh Kaynakları :: Hanefi Mezhebi :: Şafii Mezhebi :: Maliki Mezhebi :: Hanbeli Mezhebi-
Buraya geçin: