buharalıbilvanisli.com

Sofilerin Buluşma Noktası Buhara
AnasayfaAnasayfa  TakvimTakvim  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
buharalıbilvanisli.com Son Konular
KonuYazanGönderme Tarihi
Salı Şub. 08, 2011 12:13 am
Perş. Ocak 27, 2011 10:56 pm
» ykmz
Salı Ocak 11, 2011 11:43 am
» ykmz
Salı Ocak 11, 2011 11:41 am
Salı Ocak 04, 2011 9:01 pm
Salı Ocak 04, 2011 8:57 pm
Salı Ocak 04, 2011 8:40 pm
Salı Ocak 04, 2011 7:58 am
Salı Ocak 04, 2011 7:32 am
Salı Ocak 04, 2011 7:32 am
Ptsi Ocak 03, 2011 10:37 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 8:15 am
Ptsi Ocak 03, 2011 8:02 am
Ptsi Ocak 03, 2011 7:55 am
Ptsi Ocak 03, 2011 7:43 am
Ptsi Ocak 03, 2011 7:27 am
Çarş. Ara. 29, 2010 11:23 pm
Çarş. Ara. 29, 2010 9:27 pm
Paz Ara. 26, 2010 3:53 am
Paz Ara. 26, 2010 3:43 am
Cuma Ara. 24, 2010 9:11 am
Cuma Ara. 24, 2010 2:34 am
Perş. Ara. 23, 2010 9:50 pm
Perş. Ara. 23, 2010 2:19 am
Çarş. Ara. 22, 2010 9:12 pm
Similar topics
  • » Mevlana Üzerine Akademik Araştırmalar
  • » NAZARIN ZARAR VERMEMESİ İÇİN OKUNACAK DUA
  • » Leyla Hanım ve şeref hanım**** mevlana muhibbi iki kadın şair

  • Paylaş | 
     

     Mevlana Fihi Ma Fih Adlı Eseri 2

    Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
    YazarMesaj
    haydarı kerrar



    Mesaj Sayısı: 355
    Kayıt tarihi: 01/07/10
    Nerden: ANKARA

    MesajKonu: Mevlana Fihi Ma Fih Adlı Eseri 2   Ptsi Ağus. 23, 2010 11:11 pm

    Fihi Ma Fih 2

    RAHMÂN VE RAHIM ALLAH ADÎYLE; ONA DAYANIRIM BEN
    16. BÖLÜM
    (Mevlânâ) buyurdu ki:
    Sevilen her sey güzeldir; fakat aksine her güzel olanın sevimli olması gerekmez.
    Güzellik, sevimliligin bir parçasıdır; sevimli olmaktır temel olan. Sevimlilik oldu mu,
    elbette güzellik de olur: bir seyin parçası, tümünden ayrılamaz; onunla beraberdir,
    birdir.
    Mecnûn’un zamanında Leylâ’dan daha güzel olanlar vardı; fakat Mecnûn’a, Leylâ’dan
    daha güzel olanlar var, onları getirelim dediler. Dedi ki: Leylâ’nın seklini sevmiyorum ki
    ben; Leylâ bir sekil degil; Elimde bir kadehe benzer Leylâ. Ben o kadehle sarap içerim.
    Su halde ben, içip durdugum o saraba âsıgım. Siz kadehi görüyorsunuz, saraptan
    haberiniz bile yok.
    Bana altınlarla bezenmis, mücevherlerle süslenmis kadeh sunsalar, fakat içinde sirke
    olsa, yahut saraptan baska bir sey bulunsa ne isim var o kadehle benim? Içinde sarap
    olan eski kırık bir kabak o kadehten, hattâ o kadeh gizi yüzlerce kadehten daha iyidir
    bence; fakat sarabı kadehten ayırt edebilmek için bir ask, bir sevk gerek.
    7
    Hani aç, on gün bir sey yememis biriyle günde bes kere yemek yemis bir tok... Ikisi de
    ekmege bakar amma tok, ekmegin seklini görür; açsa ekmegi degil, canı görür; can
    görünür ona ekmek. Çünkü ekmek kadehe benzer, tadıysa içindeki saraptır sanki; o
    sarap ancak istah, özleyis gözüyle görülebilir. Simdi istahlan, özle de sekli görme,
    varlık âleminde, her yerde sevgiliyi gör.
    Su halkın sekli, kadehlere benzer; su bilgiler, hünerler, sanatlar da kadehteki
    nakıslardır. Görmez misin, kadeh kırıldı mı, o nakıslar kalmaz. Su halde is, kalıp
    kadehlerindeki sarapta, o sarabı içen ve gören kiside. "Kalanlar, iyi seylerdir."
    Soru soranın sorucu alabilmesi için önceden iki seyi düsünmesi gerek. Birisi su:
    Soracagım, soracagım amma ne soracagım, yanılıyor muyum, soracagım seyden baska
    bir sey var mı? Ikincisi de su: Düsünmeli ki benim bilmedigim bundan daha iyi, daha
    yüce bir soru, bir hikmet var mı? Artık anladık, bildik ya; "Soru, bilginin yarısıdır." Bu
    yüzdendir ki herkes, birisine yüz tutmustur.
    Fakat herkesin diledigi Tanrıdır; o umuyla ömrünü harcar-gider. Yalnız bu arada
    dogruyu bulan, yüzünde padisahın çevgeninin izi olan kimdir, bunu ayırt edip bilecek
    biri gerek ki Tanrı birdir desin, Tanrıyı bir bilsin. Suya dalıp bogulan, o kisidir ki su,
    istedigi gibi oynar onunla, o suyla oynayamaz.
    Yüzen de, bogulan da, ikisi de sudadır amma bunu su götürür, su tasır; yüzense kendi
    gücüyle, kendi dilegiyle yüzer. Bogulanın her oynayısı, her isi, her sözü, sudandır,
    kendinden degil. O arada, bir bahanedir. Hani duvardan bir ses duyarsın ya; bilirsin ki
    duvardan gelmiyor o ses, duvarı söyleten biri var. Erenler de böyledir iste... Ölmeden
    önce ölmüstür onlar; kapı-duvar kesilmislerdir; onlarda kıl kadar bir varlık bile
    8
    kalmamıstır. Tanrı gücünün- Tanrı kuvvetinin elinde bir kalkana benzerler. Kalkanın
    oynayısı, kendiliginden degildir. "Ben Tanrıyım" demenin anlamı da budur iste.
    Kalkan der ki: Ben arada yokum, oynayısım, Tanrı elinin oynayısından. Bu kalkanı Hak
    görün, Hakla pençelesmeye kalkısmayın. Çünkü böylesine bir kalkanı yaralamaya
    kalkısanlar, gerçekte Tanrıyla savasa girismisler, Tanrıya saldırmıslardır.
    Âdem’in zamanından simdiye dek baslarına neler gelmistir bu çesit kisilerin, duy da
    anla. Firavun, Seddâd, Nemrûd, Âd kavmi, Lût kavmi, Semûd kavmi gibi... Sonları da
    yok hani. Öylesine kalkan, kıyâmete dek var, zamandan zamana ulanır-gider. Kimisi
    peygamberler seklinde görünür, kimisi erenler seklinde; böylece de iyileri kötülerden
    ayırt ederler, düsmanları dostlardan ayırırlar.
    Su halde her eren, Tanrının kesin delilidir halka; halkın mertebesi, makamı, ona olan
    ilgisi kadardır. Ona düsmanlıkta bulunursa Tanrıya düsmanlık etmis olurlar. Dostluk
    etmeye çalısırlarsa Tanrıya dostluk ederler. "Onu gören beni görür, ona kasteden bana
    kasteder."
    Tanrı kulları, Tanrı hareminin mahremleridir. Hadımlar gibi hani; Tanrı, varlık, istek,
    hıyânet damarlarını tâ kökünden koparıp kesmis, onları tertemiz bir hale getirmistir;
    böylece de bütün dünya onlara hizmetçi olmustur. Onlar, öylesine sırlara mahrem
    olmuslardır ki "Tertemiz olanlardan baskaları dokunamaz onlara, anlayamaz onları."
    (Mevlânâ) buyurdu ki;
    9
    Büyüklerin kabrine arkasını çevirmistir amma inkârından, gafletinden degil; yüzünü
    onların canına çevirmistir o. Çünkü agzımızdan çıkan bu söz, onların canıdır. Bedene
    arkasını döner, yüzünü cana tutarsa ziyanı yok.
    Bir huyum var benim; hiçbir gönlün bana kırılmasını istemem. Iste suracıktaki bir bölük
    halk, semâ’ ederken bana çarparlar. Bâzı dostlar da onları men eder. Bu, bana hos
    gelmez. Yüz kere söylemisimdir, benim için kimseye bir sey söylemeyin; ben râzıyım
    ona.
    O kadar gönül alıcıyım, gönül yapmayı isterim ki yanıma gelen su dostların canlan sıkılır
    korkusuyla siir söylerim, onunla oyalanmalarını dilerim. Yoksa ben nerdeyim, siir nerde?
    Vallahi siirden usanmısım ben; bence siirden beter bir sey yok.
    Hani suna benzer bu: Birisi, konugunun dilegine uyar da o iskembeye el atar, onu
    yıkamaya koyulur; çünkü konugun istahı iskembeyedir. Bana da siir söylemek gerek.
    Insan, filân sehirde hangi kumas gerek, hangi kuması alıyorlar; buna dikkat eder de
    onu alır, onu satar; isterse matahların en asagısı olsun.
    Bilgiler elde etmeye çalıstım; ögrendim-belledim. Yüksek kisiler, gerçege erenler,
    akıllı-fikirli adamlar, uzagı görenler, derin bilginler, yanıma gelince onlara esi olmayan,
    güzel mi güzel, ince mi ince seyler anlatayım diye bütün o bilgileri burada topladı, o
    zahmetleri buraya getirdi, yıgdı; ben ne yapabilirim?
    Bizim ilimizde, bizim toplumumuzda sâirlikten daha ayıp bir is yoktu. O ilde kalsaydık
    onların tabiatlarına uygun bir ömür sürer, ders vermek, kitaplar meydana getirmek,
    ögüt vermek, vaz etmek, zâhitlikte bulunmak, ibâdetlere koyulmak gibi onların istedigi
    10
    seylere sarılırdık.
    Emîr Pervâne bana dedi ki: Temel olan ibâdettir. Dedim ki: Ibâdet ehlini, ibâdet dileyeni
    göster de ben de onlara ibâdet nedir, göstereyim. Sen simdi söz istiyorsun, kulagını
    vermissin, bir sey isitmek, bir sey duymak istegindesin; söylemezsem üzülürsün.
    Ibâdet iste de ibâdet nedir, göstereyim sana. Biz, dünyada er arıyoruz ki ona ibâdet
    nedir, gösterelim.
    Ibâdet müsterisi bulamıyoruz, söz müsterisi buluyoruz da sözle oyalanıyoruz. Mâdem
    ki ibâdet etmiyorsun, ne bilirsin sen, ibâdet nedir? Ibâdet, ibâdetle ögrenilebilir; bilgi
    bilgiyle anlasılabilir. Sekil, sekille ögrenilir; anlam, anlamla. Biz yolda olmusuz, ibâdete
    koyulmusuz, ne çıkar; kim görebilir bizi? Yolcu yok, yol, ıp-ıssız.
    Zâten bu ibâdet, namaz, oruç degil ki. Bunlar, ibâdetin sekilleri; asıl ibâdet, özdeki
    anlam. Âdem’in zamanında tâ, Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Muhammed’in
    zamanına dek namaz, oruç bu sekilde degildi, fakat ibâdet gene de vardı.
    Su halde bu, ibâdetin seklidir, ibâdetse insandaki anlamdır. Hangi ilaç tesir etti dersin
    ya; orda tesir edisin sekli yoktur, ancak anlamdır orda bulunan. Bu adam, filân sehirde
    vergi memurudur derler fakat memurlugun seklini göremezler ki... Onunla ilgili isler
    yüzünden ona vergi memuru derler. Su halde ibâdet de halkın anladıgından baskadır.
    Onlar, ibâdet, su görünen sekildir sanırlar. Iki yüzlü, içi dısına uymaz biri, o ibâdeti
    yerine getirse kendisine hiçbir faydası yoktur; çünkü onda gerçeklik ve inanç anlamı
    yoktur ki. Her seyin temeli sözdür, söz. Senin sözden haberin yoktur da ondan hor
    görüyorsun onu.
    11
    Söz, ibâdet agacının meyvesidir; çünkü ibâdet de sözden dogar. Ulu Tanrı, evreni sözle
    yarattı; "Ol, der, olur" dedi. Inanç gönüldedir, sözle söylemezsen fayda etmez. Namaz
    bir istir; fakat Kur’ân okumazsan dogru olmaz. Sözün degeri yoktur dedigin zaman bile
    bu degersizligi gene sözle söylüyorsun; nasıl olur da degeri olmaz sözün? Sözün
    degeri yoktur sözünü duyuyoruz ya senden; bunu da sözle söylüyorsun.
    Birisi, bir hayır isler, bir güzel is yaparsak Tanrıdan karsılıgını ummamızın,
    beklememizin ziyanı var mıdır, yok mudur diye sordu.
    (Mevlânâ) buyurdu ki: Ey vallâh, umut beslemek gerek. Inanç da bu korkudur, bu
    umuttur. Birisi benden, ummak güzel, hos, bu korku da ne diye sordu. Dedim ki: Sen
    bana umutsuz bir korku göster; yahut korkusuz bir umut göster. Çünkü bunlar,
    birbirinden ayrılmaz; biri olmadan öbürü olmaz; nasıl oluyor da böyle bir soru
    soruyorsun?
    Meselâ birisi bugday eker, bugdayın bitmesini umar elbet; umar amma bu umuda ya bir
    ziyan gelirse, ya bir afata ugrarsa diye bir korku da vardır. Su halde anlasıldı ya,
    korkusuz umut yok; umutsuz korku, yahut korkusuz umut, hiç mi hiç düsünülemez.
    Simdi umutlanır, karsılık olarak bir lûtuf bekler, umarsa biri, kesin olarak o ise daha sıkı
    sarılır, daha çok çalısır- çabalar. O umu, kanadıdır onun; kanadı ne kadar kuvvetli
    olursa uçusu, o kadar çok olur. Umutsuz kalırsa tembellesir, artık onun elinden ne bir
    sey gelir, ne kulluk eder. Hani sayrı, acı ilâcı içer, on tane tatlı seyden vazgeçer ya;
    onun gibi. Sayrı, saglık umusunu beslemeseydi nerden, nasıl dayanırdı buna?
    Insan, konusan hayvandır, insan hayvanlıktan, bir de sözden meydana gelmistir.
    12
    Hayvanlık, boyuna ondadır, ayrılmaz ondan; söz de böyledir, boyuna vardır onda.
    Görünüste söz söylemese bile boyuna söyler, konusur insan. Toprakla bulanmıs suya
    benzer insan, arı-duru su, onun sözüdür, topragı da hayvanlıgı. Fakat toprak, egretidir
    onda. Görmüyor musun? O topraklar, o bedenler, geçip gittiler, çürüyüp eridiler,
    iyiye-kötüye âit sözleri, hikâyeleri, bilgileri kaldı ancak.
    Gönül sahibi, tümdür. Onu gördün mü herkesi, her seyi görmüs olursun. Çünkü "Bütün
    avlar yaban eseginin karnında." Dünyadaki bütün halk, onun parça-buçugudur, odur
    tüm.
    Siir
    Iyi-kötü, her sey, herkes, dervisin parça-buçugudur;
    Böyle olmayan adam, dervis degildir.
    Simdi tüm olan onu gördün mü, kesin olarak bütün kâinatı görmüs olursun. Onu
    gördükten sonra kimi görürsen bir kere daha onu gördün demektir. Onların sözleri de
    tümün sözleridir. Onların sözlerini duyduktan sonra duydugun her söz, bir kere daha
    duyulmus, isitilmis sözdür.
    Kim onu bir konakta görürse sanki
    Bütün insanları görmüstür, bütün yerleri (*)
    13
    A insan, Tanrı kitabı sensin, sen.
    Padisahın güzelligine bir aynasın sen.
    Kâinatta ne varsa senden dısarda degil;
    Ne istiyorsan kendinden iste, kendinde ara...
    Ne arıyorsan sensin, sen.
    (*)Arapçadır.
    17. BÖLÜM
    Nâib dedi ki:
    Bundan önce kâfirler, putları öperler, putlara secde ederlerdi. Biz de su zamanda
    onun tıpkısını yapıyoruz. Gidiyor, Mogollara secde ediyoruz; sonra da kendimizi
    Müslüman sayıyoruz. Ayrıca içimizde hırs, istek, kin, haset gibi bunca put var;
    bunların hepsine de itâat etmedeyiz; hem içten, hem dıstan biz de aynı isi
    yapıyoruz; sonra da kendimizi Müslüman sayıyoruz.
    (Mevlânâ) buyurdu ki:
    14
    Amma burada bir baska sey var. Hatırınıza su kötüdür, begenilmeyecek bir seydir
    düsüncesi geliyor ya; gönül gözünüz, kesin olarak niteliksiz bir pek büyük sey
    görmüstür ki bu, size kötü, çirkin görünüyor. Acı su, tatlı suyu içmis olana acı gelir. "Her
    sey, zıddıyla meydana çıkar."
    Su halde Ulu Tanrı canınıza inanç ısıgını vermis ki bu isleri çirkin görüyorsunuz. Demek
    ki güzelin karsısında bu çirkin görünüyor. Böyle olmasaydı neden baskalarında bir dert
    yok; ne haldeyseler hallerinden memnunlar; is bundan ibâret diyorlar. Ulu Tanrı, size
    dileginizi verecektir; elde etmeye çalıstıgınızı elde edeceksiniz. "Kus kanatlarıyla uçar,
    inanç sahibi himmetiyle.
    Yaratıklar üç sınıftır. Kimisi meleklerdir, salt akıldır hepsi; ibâdet, kulluk, Tanrıyı anıs,
    onlara tabiattır, yiyip içmedir, onunla geçinirler, onlara yasayıs budur; hani balıgın suda
    yasadıgı gibi; balıgın canı da sudur; yatagı, yastıgı da.
    Melege teklif de yoktur; çünkü sehvetten arınmıstır, ter-temizdir. Sehvete düsmüsse,
    nefsine, havasına uymazsa ne var ki? Zaten bunlardan arınmıstır o. Hiç savasmaz
    nefsiyle. Ibâdet etse bile ibâdetini saymazlar; çünkü bu, onun yaratılısından ileri gelir,
    onsuz olamaz ki. Yaratıkların kimisi de hayvandırlar. Onlar salt sehvettir, kötülük
    yapma diyen akıl yoktur onlarda; insanlara oldugu gibi onlara teklif yoktur.
    Yoksul insana gelince; O, akılla sehvetten meydana gelmistir. Yarısı melektir, yarısı
    hayvan. Yarısı yılandır, yarısı balık. Balık olusu, suya çeker, yılanlıgı topraga sürer onu;
    çekistedir, savasta. "Aklı sehvetini yenen, meleklerden yücedir; sehveti aklını yenen
    hayvanlardan asagı."
    15
    Melek bilgiyle kurtuldu; hayvan bilgisizlikle kurtuldu;
    Insanogluysa ikisinin arasında çekise-dövüse kaldı-gitti.
    Simdi insanların kimisi, akla o kadar uydu ki tümden melek oldu, salt ısık kesildi-gitti.
    Bunlar peygamberlerdir, erenlerdir; korkudan da kurtulmuslardır, umudan da. "Ne
    korku vardır onlara, ne hüzünlenirler onlar." Kimisinin de sehveti, aklına üst olmustur.
    Bunlar da tam hayvan olmuslardır. Kimisi de kavga, savas içinde kalmıstır. Bunlar
    içlerinde dert, agrı, feryâd, özleyis beliren bir bölüktür; bu çesit yasayıslarını hos
    görmez bunlar. Bunlar, inananlardır. Erenler, bunları konaklarına ulastırmayı,
    kendilerine döndürmeyi beklerler, seytanlar da onları asagılıkların en asagısına
    çekmeyi beklerler.
    Siir
    Biz de istiyoruz, baskaları da istiyor;
    Bakalım, baht kimin olacak, devlete kim ulasacak?
    "Allahın yardımı gelince.... Sûrenin sonuna dek." Zâhir müfessirleri söyle tefsîr ederler:
    Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin. Mustafâ, dünyayı Müslüman edeyim, Tanrı yoluna
    sokayım diye çalıstı, çabaladı. Ölecegini anlayınca âh dedi, ömrüm yetmedi ki halkı
    çagırayım. Ulu Tanrı dedi ki: Gam yeme, su anda geçip gidiyorsun; orduyla, kılıçla iller
    aldın, sehirler zaptettin ya, ben ordusuz olarak her yeri, herkesi sana uydurayım, inanç
    sahibi edeyim.
    16
    Bunun nisânesi de iste su: Ölürken halkın, kapıdan bölük-bölük girdigini, takım-takım
    Müslüman oldugunu göreceksin. Bunu gördün mü de bil ki yolculuk vaktin geldi-çattı;
    Tanrının noksan sıfatlarından arı oldugunu söyle, ondan yargılanma dile ki oraya
    göçeceksin artık.
    Fakat gerçege ulasanlar derler ki manası sudur; insan sanır ki, kötü isleri kendi
    gücüyle, kendi çabasıyla kendisinden giderebilirler. Fazla savasır, gücünü-kuvvetini
    daha çok harcar, fakat gideremez; umutsuz bir hale düser. Ulu Tanrı ona der ki:
    O isi gücünle-kuvvetinle basaracagını sandın. Bu bir yol-yordamdır ki koymusum; yâni
    neyin varsa yolumuza dök-saç; ondan sonra bizim bagısımız gelir-çatar. Su sonu
    gelmez, bitip tükenmez yolda bu arık elle, bu arık ayakla yürü, yol al; biz biliyoruz ki su
    arık ayakla bu yolu asamazsın sen. Hattâ yüz bin yıl yürüsen bir konaklık yol bile
    gidemezsin. Fakat mâdemki bu yola düstün, elden-ayaktan kaldın, düsüp yerlere
    serildin, artık hiç gücün-kuvvetin kalmadı mı, ondan sonra Tanrı yardımı elinden tutar.
    Hani çocuk süt emdikçe kucakta tasınır, büyüdü mü yürüsün diye onu kucaktan
    indirirler, yere bırakırlar. Simdi de gücün-kuvvetin bitti artık. Gücün-kuvvetin varken
    savasıp dururdun; arada-sırada uykuyla uyanıklık arasında, yahut da uyanıkken sana
    bir lûtufta bulunurduk da onunla biz arama yolunda kuvvet bulurdun, umutlanırdın.
    Simdi, su anda araç da kalmadı ya; artık bizim lûtuflarımızı, bagıslarımızı, yardımlarımızı
    seyret; bölük-bölük basından dökülür-saçılır onlar. Yüz binlerce çalısıp çabalamayla bir
    zerresini bile göremezsin bu lûtufların.
    Simdi bunları gördün, bu devlete erdin ya; "Rabbin: Överek noksan sıfatlardan arı
    oldugunu söyle onun" o isi kendi-kendine basarırsın, elinden gelir o is sanmıstın ya, o
    17
    sanıdan, o düsünceden tövbe et artık. Bu isi basarmayı kendinden bildin, bizden degil;
    fakat simdi gördün ya; bu isi basarma, bizdendir; "Yarlıganma dile; gerçekten de o,
    tövbeleri kabul eder."
    Biz Emîr’i dünya için, yahut bilgisi, ibâdete koyulması yüzünden sevmiyoruz. Baskaları
    bunlar için severler; çünkü Emîr’in arkasını görmüslerdir, yüzünü degil. Emîr aynaya
    benzer, bu huylar da tıpkı degerli incilerdir, altınlardır; bunları aynanın ardına
    koymuslardır.
    Altına âsık olanların, inciye tutulanların gözleri aynanın ardındadır. Aynaya âsık
    olanların gözleriyse altında, incide degildir; onlar boyuna aynaya yüz tutmuslardır;
    aynayı ayna oldugu için sever onlar; çünkü aynada güzel yüz seyredeler; usanmazlar
    aynadan. Fakat yüzü çirkin olan, ayıplı olan, aynada bir çirkin, bir ayıplı yüz görür,
    aynanın yüzünü çevirir; o incileri mücevherleri diler. Evet; aynanın ardına binlerce çesit
    nakıslar yaparlar, mücevherler korlar; bundan aynaya ne ziyan var.
    Ulu Tanrı, hayvanlıkla insanlıgı karıstırdı, ikisi de meydana çıksın diye; "Her sey zıddıyla
    belli olur, meydana çıkar." Çünkü zıddı olmadıkça, zıddını söylemedikçe hiçbir sey, târif
    edilemez; imkân yoktur buna. Ulu Tanrının zıddı yoktur da onun için "Ben bir gizli
    defineydim, bilinmeyi diledim, sevdim" demis, ısıgı meydana çıksın diye karanlıktan
    ibaret olan su kâinatı yaratmıstır; gene böylece peygamberlerle erenleri meydana
    çıkarmıs, "Sıfatlarımla halka görün" demistir.
    Onlar, düsmanın dosttan, tek, essiz kisinin yabancıdan ayrılması, belli olması için Tanrı
    ısıgını elde etmis olanlardır. O anlama, zâten anlam bakımından zıt yoktur, görünüste
    zıddı vardır onun. Hani Adem’in karsısında Iblis, Mûsâ’nın karsısında Firavun, Ibrâhim’in
    18
    karsısında Nemrûd, Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafâ’nın karsısında
    Abû-Cehl gibi tıpkı... Sonu da yoktur bunun. Su halde anlam bakımından zıddı yoktur
    amma erenlerle Tanrıya bir zıt belirlemede; hem de halk, onlara ne kadar düsmanlık
    ederse, ne kadar aykırı hareket ederse isleri o kadar yücelmede onların, o kadar
    yayılıp tanınmada. "Tanrı ısıgını nefesleriyle söndürmek isterlerse de Tanrı, kendi ısıgını
    tam parlatır; kâfirler hos görmeseler de böyledir bu."
    Ay, ısıgını saçar, köpek de ürür-durur; Ayın ne suçu var? Köpegin huyu bu.
    Gökyüzünde ne varsa Ayla ısıklanır; Yeryüzünde bir kıragdan ibâret olan köpek de
    nedir ki?
    Birçok kisiler vardır ki Ulu Tanrı onları nîmetle, malla, altınla, beylikle azâplandırır; oysa
    ki onların canları, bunlardan kaçar. Bir Tanrı yoksulu, Arab ilinde, ata binmis bir bey
    gördü; alnında peygamberlerin, erenlerin ısıgı vardı. Bunu gördü de dedi ki: Kullarını
    nimetlerle azaplandıran Tanrı, arıdır noksan sıfatlardan.
    18. BÖLÜM
    Su hâfız Kur’ân’ı dogru okuyor. Evet, Kur’ân’ın seklini dogru okuyor amma anlamdan
    haberi yok. Delili de su: Anlamı söylersen reddeder, sözleriyle korü-körüne okur-durur.
    Suna benzer bu: Adamın biri, eline bir kunduz alır. Ondan daha güzel bir kunduz
    getirirler, istemez. Anlarız ki kunduzu tanımıyor, bilmiyor bu adam. Birisi bu kunduzdur
    demis ona, o da ona uyup kunduzu eline almıs. Hani ceviz oynayan çocuklar gibi;
    oynarlar amma cevizin içini versen, yagını versen istemezler; ceviz, sakır-sakır ses
    çıkaran seydir, bununsa sakır sakır sakırdaması yok derler.
    19
    Tanrının hazneleri çoktur. Tanrının bilgileri çoktur. O hâfızın bilgisi var da Kur’ân’ı
    okuyorsa peki, neden öbür Kur’ân’ı reddediyor? Bir hafıza söyledim, anlattım; dedim ki:
    Tanrı Kur’ân da diyor ki: "Söyle, deniz sözlerine mürekkep olsa o mürekkep, Rabbimin
    sözleri bitmeden tükenir-gider." Simdi, bu Kur’ân, elli dirhem mürekkeple yazılabilir. Bu
    söz, Tanrı bilgisine bir isarettir; Tanrı bilgisiyse yalnız bu kadar degildir. Bir aktar, bir
    parça kagıda bir ilâç koysa, sen de bütün aktar dükkânı bu kagıt parçasındandır desen
    aptallıktır bu. Mûsâ’nın, Isâ’nın, bunlardan baska peygamberlerin zamanında da Kur’ân
    vardı, Tanrı sözü vardı, fakat Arapça degildi. Bunu anlattım, o hafıza tesir etmedi; ben
    de vazgeçtim.
    Rivayet etmislerdir, Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Peygamber’in zamanında
    sahabenin her biri, bir sûre, yarım sûre ezberlemisti. Ezberleyeni de pek büyük
    görürler, bir sûre ezberinde diye parmakla gösterirlerdi. Bunun sebebi de suydu:
    Onlar, Kur’ân’ı içiyorlardı, yiyorlardı, sindiriyorlardı. Bir batman, yahut iki batman ekmek
    yemek, büyük bir istir. Ancak agza alınır, çignenir, çıkarılırsa bin esek yükü ekmek de
    yenebilir.
    "Nice Kur’ân okuyan var ki Kur’ân, lanet eder onlara" denmis. Bu söz, Kur’ân’ın
    anlamını anlamayanadır. Amma bu da iyidir. Tanrı su dünyayı kursunlar, yapsınlar diye
    bir bölük halkın, gafletle gözlerini baglamıstır. Kimisini öbür dünyadan gaflete
    salmasaydı dünya, hiçbir vakit mâmur hale gelmezdi. Kurulusları, mâmurlugu meydana
    getiren gaflettir. Su çocuk da gafletle büyür, boy atar. Aklı olgunlastı mı artık boy
    atmaz. Su halde mâmurlugu meydana getiren, kurup yapmaya sebep olan gaflettir;
    yıkıma sebep olan da uyanıklıktır.
    Simdilik söz söylüyorum ya, sebebi ikiden artık degil. Ya hasetten söylüyorum, ya
    20
    esirgeme yönünden. Hased olamaz, hâsâ... Çünkü hased etmeye degen bir seye
    hased etmek yazıktır, degmiyene hased etmek de ne oluyor ki? Sözüm, ancak pek
    esirgedigimdendir, pek acıdıgımdan; istiyoruz ki aziz dostu anlama çekelim.
    Anlatırlar ya hani, bir adam Hacca giderken çöllere düstü. Pek susadı. Tâ uzakta
    küçücük bir çadır gördü. Oraya gitti, bir halayıkçagız gördü. Adam, konugum ben,
    dilegim var diye bagırdı. Oraya vardı, su istedi. Öylesine bir su verdiler ki atesten
    sıcaktı, tuzdan acı. Dudaktan damaga damaktan karna giderken gittigi her yeri
    yakıyordu. Adam, pek acıdı da o kadına ögüt vermeye koyuldu; dedi ki: Sizin bende
    hakkınız var, çünkü sizin yüzünüzden biraz esenlestim. Kayırmam costu da ondan
    söylüyorum; sözlerimi dinleyin. Bagdat suracıkta, Kûfe de, Vâsıt da, baska büyük
    sehirler de yakın size. Kötürüm bile olsanız sürüne sürüne yuvarlana-yuvarlana oralara
    varabilirsiniz. Oralarda pek güzel, pek tatlı sular vardır; çesit çesit yemekler, hamamlar,
    nîmetler, hosluklar vardır. O sehirlerin tatlarını saydı-döktü. Derken, o Arabın kocası
    geldi. Birkaç çöl fâresi avlamıstı. Karısına pisir sunları dedi. Ondan konuga da verdiler.
    Ister-istemez yedi. Konuk gece yarısı çadırın dısında uyudu. Kadın, bu konuk neler
    dedi, neler anlattı, duydun mu dedi. Konugun anlattıklarını bir eksiksiz kocasına anlattı.
    Kocası olan Arap, hay karı dedi, bu çesit seyleri dinleme; dünyada hasetçiler çoktur;
    esenlige, devlete kavusanları gördüler mi hased ederler; onları bu esenlikten etmek,
    bu devletten yoksun bırakmak isterler.
    Simdi bu halk da böyledir. Esirgeme yüzünden birisi ögüt verse hased ediyor derler.
    Fakat o adamda bir maya varsa sonunda anlama yüz tutar. Çünkü ona Elest gününde
    bir katredir, damlamıstır; sonunda o katre, iskillerden, mihnetlerden kurtarır onu. Gel,
    niceye bir uzak kalacaksın bizden, niceye bir iliskiler, sevdâlar içinde bunalıp
    duracaksın? Fakat insan, bir topluluga ne söz söyleyebilir ki o topluluk, o çesit sözü ne
    21
    bir kimseden duymustur, ne seyhinden.
    Mayasında ululuk olmayan,
    Büyüklerin adlarını duymaya dayanamaz.
    Anlama yüz tutmak, önce o kadar güzel görünmez amma gittikçe tatlılasmaya baslar.
    Görünüsün tersinedir bu. Sekil önce güzel görünür, onunla ne kadar çok
    düser-kalkarsan o kadar sogursun ondan. Nerde Kur’ân’ın sekli, görünüsü, nerde
    Kur’ân’ın anlamı. Insana bak; nerde sekli, nerde anlamı? Insanın seklindeki anlam gitti
    mi bir soluk bile evde bırakmazlar onu.
    Tanrı sırrını kutlasın, Mevlânâ Semseddîn buyurur, anlatırdı. Büyük bir kervan bir yere
    gidiyormus. Çöle düsmüsler. Ne bir mâmurluk bulmuslar, ne bir içim su. Derken ansızın
    bir kuyuya rastlamıslar; fakat kovası yokmus. Bir kab elde ederler, ip bulurlar. Kaba
    baglayıp kuyuya sallarlar. Çekince bakarlar ki ip kesilmis kova yoktur. Bir kap daha
    bulup sallarlar. Çekince bakarlar ki ip kesilmis, kova yok. Bir kap daha bulup sallarlar.
    Gene ip kesilir. Derken kervandan birini iple kuyunun dibine indirirler, o da çıkmaz, orda
    kalır. Kervanda akıllı biri varmıs; o, ben ineyim der. Onu sallarlar. Kuyunun dibine
    varması yaklasınca korkunç bir Zenci karsısına çıkar. Akıllı adam, bundan kurtulmama
    imkân yok, bâri aklımı basıma devsireyim, kendimi kaybetmeyeyim, bakalım, basıma ne
    gelecek der. Zenci, uzun masal söyleme der, tutsagımsın benim, dogru cevap
    vermedikçe hiçbir seyle kurtulamazsın. Adam, buyur der. Zenci, yerlerden neresi daha
    iyidir diye sorar. Akıllı adam, kendi-kendine tutsagım, çaresizim onun elinde; Bagdat
    desem, yahut baska bir sehri söylesem belki onun yerini kınamıs olurum der.
    22
    Insana nerde bir es-dost bulunursa orası daha iyidir; isterse orası kuyu dibi olsun,
    orası daha iyi; isterse fâre deligi olsun, orası daha iyi diye cevap verir. Zenci,
    begendim-begendim, kurtuldun; dünyada bir tek adam var, o da sensin; Simdilik seni
    bıraktım-gitti; senin yüzünden öbürlerini de âzâd ettim; bundan böyle hiç kan
    dökmeyecegim; dünyadaki bütün insanları senin sevginle sana bagısladım der. Sonra
    da bütün kervan halkını suvarır, kandırır. Simdi bundan maksad, anlamdır; bu anlamı
    bir baska çesit söyleyebilmek de mümkün, fakat mukallid, ancak su sekli görür; onlara
    söz söylemek güçtür. Simdi bu sözü baska bir örnekle söylesen de duymazlar.
    19. BÖLÜM
    Tâceddin Kabaî’ye, su mollalar aramıza giriyorlar, halkı, din yoluyla inançsız bırakıyorlar
    dediler buyurdu. (Sonra da) dedi ki:
    Hayır, onlar bizim aramıza girip bizi inançsız edemezler. Hâsâ, bizden degildir onlar.
    Hani bir köpege altın tasma takarlar ya. Takarlar amma bu yüzden o köpege av köpegi
    demezler ki. Avlanmak, av köpegindeki bir huydur, bir hünerdir; ister altın tasma tak,
    ister yün. Bilginlik de cübbeyle, sarıkla degildir bilginlik, bilgin kisinin özündeki bir
    hünerdir; bilgin, ister agır kumastan yapılmıs kaftan giysin, ister abaya-kebeye
    bürünsün, fark etmez.
    Nitekim Peygamberin zamanında da münâfıklar, din yolunu kesmek istediler; mukallidi
    din yolunda gevsetmek için namaz elbisesi giyindiler. Çünkü kendilerini
    Müslümanlardan göstermeselerdi bunu basaramazlardı. Yoksa bir Frenk, yahut Musevî,
    dini kınasa sözünü dinlerler mi hiç? "Vay o namaz kılanlara ki namazlarının sartlarını
    23
    unuturlar önem vermezler, gösteris için kılarlar, en degersiz seyi bile vermezler."
    Sözün tümü su: O ısık sende de var, fakat insanlık yok; insanlık iste; maksat budur;
    bundan ötesi bos söz ancak. Söz fazla bezenince maksat unutulur. Bir bakkal, bir
    kadını seviyordu. Kadının cariyeciligiyle, su halde, bu haldeyim, seviyorum, yanıyorum,
    kararım yok, sitemlere ugramısım, cefâlar çekmedeyim, dün söyleydim, dün aksamım su
    halde geçti diye haberler yolladı; uzun-uzadıya masallar okudu. Cariyecik, kadının
    yanına varınca dedi ki: Bakkalın selâmı var; gel de diyor, seni söyle böyle edivereyim.
    Kadın, bu kadar soguk mu söyledi dedi. Cariye, o uzun-uzun söyledi-durdu amma
    maksadı bu, temel olan da maksattır, ötesi bas agrısı dedi.
    20. BÖLÜM
    (Mevlânâ) buyurdu ki:
    Gece-gündüz ugrasıyor, kadının huylarını güzellestirmeye çalısıyorsun. Kadının pisligini
    kendinle temizlemedesin; kendini onunla temizlersen daha iyi olur; çünkü onu da
    kendinle beraber temizlemis olursun. Kendini, onun için temizle; ona dogru git. Sence
    olmayacak bir söz bile söylese dogru söylüyorsun de. Kıskançlıgı bırak. Kıskançlık,
    erkek huyudur amma su bir tek iyi huyla birçok kötü huylar peydahlanır sende.
    Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Peygamber, bunun için "Müslümanlıkta kesislik
    yoktur" buyurdu; kesisler yalnız yasarlar, daglara çıkarlar, evlenmezler, dünyadan
    vazgeçerler; bunlar yoktur Müslümanlıkta. Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin,
    Peygamber’e ince, gizli bîr yol gösterdi yüce, büyük Tanrı. Nedir o yol? Kadınların
    24
    cefâlarını çekmek, olmayacak sözlerini dinlemek, onlara üst olmak, kendi huylarını
    temizlemek, güzellestirmek için evlenmek. "Gerçekten de sen, pek büyük, pek güzel
    huylara sahipsin."
    Insanların cefâlarına, eziyetlerine dayanmak, kendi pisligini onlara sürmek gibidir.
    Senin huyun, onların kötülüklerine dayanman yüzünden güzellesir, iyilesir; onların
    huylarıysa bu saldırma, bu haddini asma yüzünden kötülesir. Bunu bildin ya, kendini
    temizlemeye bak. Onları, kendi pisligini onunla temizledigin bir çaput bil. Nefsini
    yenemezsen aklını basına devsir de tutalım, aramızda nikâh yok; bası bos bir sevgili o;
    istek üstün olunca yanına gidiyorum de; kızgınlıgını, hasedini, kıskançlıgını bu yolda
    yen, gider kendinden; onların cefâsına dayanmak, olmayacak seylerine tahammül
    etmek tadını alıncaya dek bu dersi ver kendine. Ondan sonra artık bu ders olmadan da
    dayanmaya baslarsın, kendine zulmetmeye alısır gidersin; çünkü artık faydanı, apaçık
    bunda görürsün.
    Rivâyet etmislerdir; Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Peygamber, sahâbeyle bir
    savastan gelmisti. “Bu gece sehrin dısında yatacagız, yarın girecegiz sehre” diye
    “davul çalın” buyurdu. A Tanrı elçisi dediler, sebebi ne? “Olabilir ya” dedi, “kadınlarınızı
    yabancı erkeklerle bulusmus görürsünüz; canınız sıkılır; bir fitnedir, kopar.” Sahâbeden
    biri dinlemedi; kalkıp gitti; karısını bir yabancıyla buldu. Peygamber’in yolu buydu:
    Kıskançlıgı, öfkeyi gidermek için zahmet çekmek; kadını doyurmak, giydirip kusatmak
    için zahmet çekmek; yüz binlerce hadsiz-hesapsız zahmetler tatmak; böylece de
    Muhammed’lik âlemi yüz gösterinceye dek dayanmak, Îsâ’nın yolu, çabalamak,
    yalnızlık, istege uymamaktı; esenlikler ona, Muhammed’in yoluysa kadının ve insanların
    derdini-cefâsını çekmek.
    25
    Mâdemki Muhammed’in yoluna gidemiyorsun, bâri Îsâ’nın yoluna git de bir ugurdan
    yoksun kalma. Sende bir arılık varsa yüz sille yersin, meyvesini, karsılıgını ya görürsün,
    yahut da görecegine inanırsın; mademki buyurmuslardır, haber vermislerdir, elbette
    böyle bir sey var, sabredeyim de zamanı gelir, birdenbire o haber verdikleri sey bana
    da ulasır dersin; ulastıgını da görürsün. Degil mi ki bu zahmetler yüzünden su anda
    hiçbir sey elde edemedim amma sonunda defineler bulacagım diyorsun. Bunu gönlüne
    koymussun; defînelere ulasırsın, beklediginden, umdugundan fazlasını elde edersin. Bu
    söz, simdi tesir etmez amma bir zaman sonra daha piskin, daha olgun bir hale gelirsin,
    o vakit adam-akıllı tesir eder sana.
    Kadın nedir, dünya ne? Ister söyle, ister söyleme; o, neyse gene odur, yaptıgını
    bırakmayacaktır o. Hattâ söyledikçe daha da beter olur. Meselâ bir somun al,
    koltuguna koy, sakla, bunu kimseye vermeyecegim de vermeyecegim; vermek söyle
    dursun, göstermeyecegim de de. Ekmek, bollugundan, ucuzlugundan yerlere dökülüp
    saçılmıstır, köpekler bile yemiyor amma vermemeye, göstermemeye kalkıstın mı, bütün
    halk ona düser; sakladıgın, göstermedigin o ekmegi mutlaka görecegiz diye
    yalvarmaya, seni kınamaya, sövmeye koyulur. Hele koltuguna-yenine sakladıgın,
    vermemeye, göstermemeye savastıgın o ekmege öylesine düserler ki bu düskünlük,
    haddi-sınırı asar-gider. Çünkü "Insan men’edildigi seye düser."
    Kadına gizlen diye emrettikçe onda, kendini gösterme istegi çogalır-durur; halkta da o
    kadın ne kadar gizlenirse onu görmek istegi o kadar artar. Su halde sen oturmussun,
    iki tarafın da istegini kızıstırıyorsun. Sonra da bunu dogru-düzen bir is sanıyorsun;
    oysa ki bu is, bozgunculugun ta kendisi. Mayasında kötü bir iste bulunmamak varsa,
    yapma desen de, demesen de iyi huyuna, temiz yaratılısına uyacak, ona göre hareket
    edecektir o; bırak, iskillenme sen. Yok, tersine, mayası pisse gene kendi yolunu
    26
    tutacaktır o. Gerçekten de yapma-etme, görünme demek, istegi arttırır ancak; baska
    seye yaramaz.
    Su adamlar, Tanrı sırrını kutlasın, Tebrizli Semseddîn’i gördük diyorlar. A hoca diyor,
    onu gördüm ben. A kız kardesi orospu, nerde gördün? Damdaki deveyi görmeyen, igne
    yordamını gördüm, ipligi de geçirdim diyor. Ne hos söylemisler o hikâyeyi; hani, iki seye
    gülecegim geliyor demis; biri, Zencinin parmak uçlarını karaya boyaması, öbürü körün
    pencereden basını çıkarması. Onlar da tıpkı buna benzer. Can gözü kör olanlar, beden
    pencerelerinden baslarını çıkarmıslar; ne görecekler ki. Onların begenmelerinden, inkâr
    etmelerinden ne çıkar? Akıllıya göre ikisi de birdir. Begenen de, begenmeyen de... Ikisi
    de görmemistir, saçma-sapan söylenip durmada. Önce görüsü elde etmek gerek,
    ondan sonra bakmak. Görüs elde edildikten sonra da nasıl görülecek onlar?
    Dünyada bunca görüs sahibi, gerçege ulasmıs erenler var; onlardan baska da erenler
    var; onları bunlar bile göremezler. Onlara "Tanrının örttügü, gizledigi erenler" derler.
    Su erenler, yârabbi, gizli erenlerinden birini göster bize diye yalvarıp yakarırlar. Fakat
    onlar dilemedikçe, onlara gerekmedikçe ne kadar gözleri açık olsa göremezler o gizli
    erenleri. Su bası bos kahpelerden hiçbiri, onlarca gerekmezse ulasamaz onlara,
    göremez onları. Tanrının gizli erenlerini, o gizli erenler dilemedikçe görmeye-tanımaya
    imkân mı var? Bu is kolay bir is degil. Melekler bile bunda kaldılar da "Biz seni överek
    noksan sıfatlardan arı oldugunu söylemedeyiz, seni kutlamadayız", hepimiz de
    seviyoruz seni, hepimiz de candanız, salt ısıgız; sunlar, su bir avuç topraktan ibâret,
    obur insanlar, "Kan dökecekler" dediler.
    Simdi bütün bunlar, insanın ibret alıp tir-tir titremesi içindir. Kutsal meleklerin ne malları
    vardı, ne mevkileri. Ne perdeleri vardı, ne örtüleri. Salt ısıktı onlar. Tanrı güzelligiyle,
    27
    salt askla gıdalanırlardı. Ileriyi görürlerdi; gözleri keskindi. Böyle olmakla beraber
    insanın, eyvahlar olsun; ben kim oluyorum ki; nerden neyi tanıyacagım diye tir-tir
    titremesi, hattâ insana bir ısık ısısa, bir zevk yüz gösterse bile ben buna nerden
    layıgım ki deyip Tanrıya binlerce defa sükretmesi için melekler, inkârla ikrar arasında
    kala-kaldılar.
    Bu sefer Semseddîn’in sözünden daha da çok zevk duyacaksınız; çünkü insanın beden
    gemisinin yelkeni inançtır. Yelken oldu mu, yel, onu büyük bir yere sürer-götürür. Fakat
    yelken olmazsa söz, bir yeldir ancak.
    Ne hostur sevenle sevilenin arasında hiçbir teklif-tekellüfün olmayısı. Bütün bu
    teklif-tekellüfler, yabancılar içindir. Asktan baska her sey haramdır âsıga. Bu sözü iyice,
    tam anlatırdım amma yeri-sırası degil. Suyun gönül havuzuna akması için çok arklar
    açmak, dereler kazmak gerek. Yoksa ya dinleyen topluluk usanır, yahut da söyleyene
    usanç gelir, bahaneler getirir; dinleyenlerden usancı gideremeyen kisininse iki pul bile
    degeri yoktur. Âsık, sevgilinin güzelligine delil getirmez kimseye. Hiç kimse de sevgilinin
    güzel olmadıgını belirten bir delili âsıgın gönlüne yerlestiremez. Su halde anlasıldı ki
    burada delilin isi yok; burada ask istemek gerek. Simdi beyitte mübalâga yapsak da
    âsık hakkında mübalâga degildir o. Görüyoruz hani, mürîd , seyhin görünüsüne, sekline
    özünü, anlamını saçıp döküyor da,
    A sekli bile binlerce anlamdan daha da hos olan diyor. Çünkü zâten seyhe gelen
    mürîd, önce kendi özünden, varlıgından geçer, seyhe muhtaç olur.
    Bahâeddin, seyhin sekli için kendi anlamından geçmiyor, kendi anlamından, seyhin
    canına ulasmak, anlamına varmak için geçiyor, degil mi diye sordu.
    28
    (Mevlânâ) buyurdu ki:
    Böyle olamaz; böyle olursa her ikisi de seyh olur. Simdi içinde bir ısık elde etmelisin ki
    su iskil yükünden kurtulasın, emin olasın, içinde böyle ısık bulunan kisinin gönlünde,
    beylik, vezirlik gibi dünyâyla ilgili düsünceler parlasa bile bir simsek gibi çakıp geçiverir.
    Hani dünya ehlinin gönlünde de Tanrı korkusu, erenlerin âlemini özleyis gibi
    görünmeyen dünyâyla ilgili düsünceler parlasa bile bir simsek gibidir bunlar,
    çakar-gider. Tanrı ehli olanlarsa tümden Tanrıya vermislerdir kendilerini; Tanrıya
    tutmuslardır yüzlerini; Tanrıyla oyalanırlar; Tanrıya dalmıs-gitmistir onlar. Dünya
    hevesleri, erkekligi kalmamıs adamdaki istek, gibi bir yüz gösterir, fakat durmaz,
    geçer-gider. Dünya ehli de ahret hallerinde tam bunun tersinedir.
    21. BÖLÜM
    Serîf-i Pâ-sûhte der ki:
    Dünyaya aldırıs bile etmeyen o kutlu nîmet sahibi,
    Herkesin,her seyin canıdır da cana bosverir
    Vehmin neyi kavrarsa
    Onun kıblesidir o, fakat vehme aldırıs bile etmez.
    Bu söz, berbat bir sözdür. Ne padisahı övüstür, ne kendini övüs. A adamcık, o, sana
    29
    aldırıs bile etmesin, bundan ne zevk alırsın sen? Dostların sözü degil, düsmanların
    sözü bu. Adam, düsmanına, sana bos vermisim, aldırmıyorum bile der. Simdi su ates
    gibi giden âsık Müslüman’ı bir seyret, sevgiliden zevk-sevk elde etmis de sevgili diyor,
    bana aldırıs bile etmiyor.
    Bu, suna benzer: Bir külhancı, külhanda oturmus da padisah diyor, sana da aldırıs
    etmez, bütün külhancılara da bos verir. Su külhancı adamcagızdan padisah vazgeçmis,
    ona aldırıs bile etmiyor; peki bu adamcagız, ne zevk alabilir bundan? Evet, söz suna
    devler, ki külhancı, ben külhanın damına çıkmıstım; padisah geçiyordu. Selâm verdim
    ona; bana bir hayli baktı da geçti-gitti; sanki hâlâ da bana bakmada desin. Bu bir
    sözdür ki o külhancıya zevk verir. Fakat padisah külhancılara bos verir sözü, ne
    padisahı övüstür, ne külhancıya zevk verir.
    "Vehmin neyi kavrarsa" diyor. A adamcık, senin vehmine de esrarkesin vehminden
    baska ne olabilir ki? Insanlar, senin vehmine de aldırıs etmezler. Vehminle onlara
    hikâyeler anlatsan usanırlar, kaçarlar. Vehim de ne oluyor ki Tanrı ona aldırıs etmesin.
    Aldırıs etmeyis âyeti kâfirler hakkındadır; hâsâ, mü’minler hakkında olamaz. A adamcık,
    Tanrının aldırıs etmeyisi meydanda, herkes bilir bunu; sende bir hâl olur da bir-seye
    degerse üstünlügü ne kadarsa o kadar aldırıs eder sana.
    Seyh-i Mahalle de derdi ki: Önce görüs gerek; söyleyip duymak sonra. Nitekim
    padisahı görürler amma padisaha yakın olan, onunla görüsüp konusan adamdır.
    (Mevlânâ) buyurdu ki:
    Bu egri, berbat, tersine bir söz. Tanrı eserlik versin, Mûsâ söyledi, isitti de ondan sonra
    30
    görmeyi diledi. Söz makamı Mûsâ’nın, görme, Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin;
    Mustafâ’nın. Öyleyse bu söz nasıl dogru olur, ne biçim sözdür bu?
    (Mevlânâ) buyurdu ki:
    Birisi, Tanrı sırrını kutlasın, ârifler padisahı Tebrizli Semseddîn’in katında dedi ki: Bu
    sabah, kesin delille Tanrının varlıgını isbât ettim. Mevlânâ Semseddîn buyurdu ki:
    Demin melekler gelmislerdi; Tanrı ömürler versin, dünyadakilere karsı kusurda
    bulunmadı da hamdolsun Tanrıya, Tanrımızın varlıgını isbât etti diye duâ ediyorlardı bu
    adama. A adamcagız, Tanrının varlıgı zaten meydanda; onu isbâta delil gerekmez ki.
    Sen bir is yapacaksan onun katında bir mertebe, bir makam sahibi ol, o mertebede, o
    makamda kendini isbât et; yoksa o, senin delilin olmasa da vardır. "Hiçbir sey yoktur ki
    onu överek noksan sıfatlardan arı oldugunu söylemesin."
    Bunda süphe yok ki bu fakıyhler zekidir, kendi alanlarında gördükleri seyleri yüzde yüz,
    tam görürler. Fakat onlarla öbür dünyanın arasına, caizdir, caiz degildir düzeninin
    kurulması için bir duvardır, çekmislerdir. Bu duvar, onlara engel olmasaydı o bilgiyi hiç
    okumazlardı; o is, öylece kala-kalırdı. Tanrı sırrını kutlasın ulu Mevlânâ da buna benzer
    bir örnek getirir de buyururdu ki:
    O dünya bir denize benzer, bu dünyâ sa köpük gibidir. Üstün ve Ulu Tanrı, köpükcegizi
    de mâmur bir hale getirmeyi diledi de bir bölük halkın arkasını o denize döndürdü;
    onlar, bununla oyalanmasalar halk, birbirini yok eder, köpükcegiz de bu yüzden yok
    olur-gider. Bir çadırdır, padisah için kurmuslar. Bir bölük halkı da bu çadırın kurulmasına
    memur etmisler. Birisi, ben ipi germeseydim der, çadır nasıl düz dururdu. Öbürü ben
    mıhı çakmasaydım der, ipi nereye baglarlardı. Herkes de bilir ki bunların hepsi, çadırda
    31
    oturup sevgiliyi seyretmek isteyen padisahın kullarıdır. Çulha vezirlik istegine düsseydi
    de bez dokumasaydı bütün dünya halkı, çır-çıplak kalırdı. Ona, bu ise karsı bir sevgi, bu
    iste bir zevk verdiler de isini yeter buldu.
    Su halde bu toplulugu, bir köpükcegizden ibâret olan dünyayı düzene sokmak için
    yaratmıslardır; dünyayı da o erenin düzeni için. Ne mutlu o kisiye ki dünyayı, onun
    düzeni için yaratmıslardır; onu, dünyanın düzeni için degil. Su halde üstün, Büyük Tanrı,
    herkese, giristigi iste bir yetinis, bir tat veriyor; yüz bin yıl ömür sürse o isi bırakmıyor;
    her gün o ise karsı sevgisi daha da artıyor; o iste, o sanatta mahareti artıp duruyor;
    ondan lezzetler buluyor, hoslanıyor. "Hiçbir sey yoktur ki onu överek noksan
    sıfatlardan arı oldugunu söylemesin" demisler ya. Ip gerenin ayrı bir tesbihi var, mıh
    çakanın ayrı bir tesbihi. Diregi yonan, yapan marangozun ayrı bir tesbihi var, çadır
    bezini dokuyanın ayrı bir tesbihi; çadırda oturup zevk eder, safâ süren erenlerinse
    bambaska bir tesbihi.
    Simdi bu topluluk, yanımıza geliyor ya; sussak usanırlar, incinirler; bir-sey söylesek
    onlara lâyık olan sözü söylemek gerek, o vakit de biz inciniriz. Giderler, bizden bezmis,
    kaçıyor diye kınarlar bizi. Odun tencereden kaçar mı hiç? Kaçsa-kaçsa tencere kaçar,
    tencere dayanamaz, Atesin odundan kaçması, kaçmak degildir. Onu arık görmüstür de
    o yüzden uzaklasmıstır ondan. Gerçekte, ne halde olursa olsun tencere kaçmaktadır.
    Su halde bizim çekinip kaçmamız, onların çekinip kaçmasıdır. Biz aynayız; onlarda bir
    kaçıs varsa o görünür bizde; onlar için kaçarız biz. Ayna, içinde insanın kendisini
    gördügü bir araçtır. Bizi usanmıs görüyorsan o usanç, onların usancından ileri gelir;
    çünkü usanç, arıklık sıfatıdır; buraya usanç sıgmaz; ne isi var usancın burada?
    Söyle rast geldi, hamamda Seyh Salâhaddin’e fazla tapı kıldım. O da bana karsı fazla
    32
    bir gönül alçaklıgında bulundu. O gönül alçaklıgından sikâyet ettim. Bu sırada gönlüme
    su düsünce geldi; kendi-kendime, tapı kılmada asırı vardın; gönül alçaklıgını
    yavas-yavas göstermek gerek;önce elini ovarsın, sonra ayagını. Derken azar-azar, isi
    bir yere vardırırsın ki artık o tapı kılma, o gönül alçaklıgı, görünmez olur; o da buna
    alısır-gider. Hâsılı onu zahmete sokmamak, alçak gönüllülüge karsılık alçak gönüllülük
    etmeye zorlamamak gerek... Onu buna alıstırırsan yavas-yavas alıstırırsın. Dostlugu da
    böyle yapmak gerek, düsmanlıgı da böyle azar-azar. Önce ögüt verirsin; dinlemezse
    döversin, gene dinlemezse kendinden uzaklastırırsın.
    Kur’ân’da da deniyor ya: "Kadınlara ögüt verin, yataklarınızı ayırın onlardan, dövün
    onları." Dünya isleri de böyle gider. Görmez misin? Ilkbaharın barısı, dostlugu,
    baslangıçta azar-azar bir ısı gösterir; derken daha çok, derken daha da çok. Agaçlara
    bak; yavas-yavas gelisirler. Önce bir gülümseme; derken yavas-yavas yapraklanırlar,
    meyve verirler, varlarını-yoklarını elde ederler; dervisçe, sûfîce, neleri varsa ortaya
    korlar; hepsini de oynarlar, yutulurlar.
    Dünya islerinde olsun, ahret islerinde olsun, ise ilk girismede asırı gidene o is,
    kolaylasmaz. Meselâ rıyâzat mı yapacak, yolunu söyle göstermisler: Bir batman ekmek
    yiyorsa her gün bir dirhem azaltır; bir-iki yıl geçti mi yedigi ekmegi yarım batmana
    indirmis olur. Öylesine azaltır ki bedene onun azalısını göstermez. Ibâdet de, ibâdete
    yüz tutus da, namaz da böyle. Hiç mi namaz kılmıyor; namaza basladı mı, Önce bes
    vakit namaz kılar, onu bırakmamaya gayret eder, ondan sonra boyuna arttırmaya
    koyulur.
    33
    22. BÖLÜM (*)
    Temel olan, Ibni Çâvûs’un, Tanrı sırrını kutlasın, Seyh Salâhaddin’in aleyhinde
    bulunmamasıdır. Böylece faydalar elde eder, su karanlıklardan kurtulur, perdeler,
    önünden kalkar. Bu Ibni Çâvûs, neler diyor onun hakkında? Insanlar, sehirlerini,
    babalarını, analarını, ayâllerini, soylarını-boylarını bırakırlar da Hintten-Sintten yola
    düserler, giydikleri demir çarıklar paralanır-gider. Maksatları da o âlemden koku almıs bir
    eri bulmaktır. Niceleri vardır, bu özleyisle ölürler de aradıklarını bulamazlar. Bu çesit bir
    eri, evinde hazır bulmussun da ondan yüz çeviriyorsun; bu, büyük bir belâ, büyük bir
    gaflet degil de nedir?
    Tanrı saltanatını ebedî kılsın, Seyhlerin Seyhi, Tanrı ve din Salâh’ı hakkında bana Ögüt
    verir, gerçekten de büyük bir adam, pek ulu bir er; yüzünde de görünüyor zâten; en
    önemsiz sey su: Hangi gün yanına gittiysem bir kere bile adınızı, efendimiz, mevlâmız
    seklinden baska bir sekilde andıgını duymadım; günlerden bir gün bile bu sözleri
    degistirmedi derdi. Onu perdeleyip bu halden baska bir hale düsüren, kötü garezleri
    degil de nedir? Simdi de Seyh Salâhaddin hiçbir sey degil diyor. Salâhaddin, onun
    kuyuya düsmek üzere oldugunu görüyor da baska insanları da kavrıyan esirgeyiciligi
    yüzünden kuyuya düsme diyor; baska ne yapıyor ki ona. Bu esirgemeden tiksiniyor o.
    Salâhaddin’in râzı olmadıgı bir sey yaparsan kahrının tâ içine dalarsın. Onun kahrında
    oldukça da nasıl için açılır? Gittikçe cehennem dumanına dalarsın, gittikçe kararırsın.
    Oysa ögüt veriyor sana, diyor ki: Kahrımda kalma; kahır yurdumdan, gazep yurdumdan
    lûtuf, rahmet yurduma tasın; çünkü benim râzı oldugum seyi islersen sevgi yurduma,
    lûtuf yurduma girersin; bu yüzden de gönlün açılır, ap-aydın olur. O sana, senin iyiligin
    34
    için, hayrın için ögüt veriyor; sense bu esirgemeyi, bu ögüt vermeyi kötü bir düsünceye,
    bir gareze veriyorsun. Böylesine bir erin, senin gibisine karsı ne gibi bir kötü düsüncesi,
    ne gibi bir garezi olabilir? Sen, haram olan saraptan, yahut afyondan; yahut semâ’dan,
    yahut bu çesit bir baska sebepten sarhos olursun da o anda bütün düsmanlarından
    razı olursun, onların suçlarını bagıslarsın, ayaklarını-ellerini öpmek istersin. Kâfir,
    mü’min, bu anda bir görünür sana. Seyh Salâhaddin se bu zevkin temelidir; zevk
    denizleri onun katındadır. Tanrı korusun, nasıl olur da birisine kin güder, birisine garez
    besler o. Bu sözleri, bütün kulları kavrayan esirgeyisinden, acıyısından söylüyor ancak;
    yoksa bu çesit çekirgelere, kurbagalara ne garezi olabilir ki? Bu saltanat, bu ululuk ıssı,
    hiç su yoksullarla esit olur mu?
    Bengisu karanlıktadır derler. Karanlık, erenlerin bedenleridir; bengisu da onlardadır.
    Bengisuya, ancak karanlıkta ulasabilirsin; su karanlıktan çekinirsen, kaçarsan
    bengisuya nasıl ulasacaksın? Pustlardan pustlugu, kahpelerden kahpeligi ögrenmek
    istersen binlerce istemedigin seye, kötege, dilemedigin seylere katlanmak gerek, bunu
    belleyip elde etmek için dayanmak gerek degil mi? Bu, böyleyken peygamberlerin,
    erenlerin duragı olan ölümsüz, sürüp giden yasayısı istiyorsun da sonra hos görmedigin
    bir seye ugramamak, sendeki bâzı huylardan vazgeçmemek dilegindesin; nasıl olur bu?
    Seyh sana, eski seyhler gibi karını, evlâdını, malını, mevkiini bırak demiyor. Eski seyhler,
    bunları derlerdi. Hattâ karını bırak derlerdi, onu biz alacagız; mürîtler de dayanırlar,
    katlanırlardı buna. Size kolay bir ögütte bile bulunsa neden katlanmıyorsunuz, neden
    tutmuyorsunuz bunu? "Nice seyler var, tiksinir, çekinirsiniz, oysa ki hayırdır size."
    Üstlerine körlük, bilgisizlik çöken su insanlar, ne söylüyorlar; hiç düsünmüyor bunlar.
    Insan bir çocugu, bir kadını sevse neler yapar, ne düskünlüklere katlanır; onu
    35
    kandırmak için malını-mülkünü feda eder, varını-yogunu verir de gönlünü eder;
    gece-gündüz vazgeçmez ondan, usanmâz-bezmez; fakat ondan baska herkesten
    usanç gelir ona. Seyhin, Tanrının sevgisi, bundan önemsiz midir? En asagı bir
    buyruktan, en küçük bir ögütten alınıyor da çekiniyor, vazgeçiyor seyhten. Anlasıldı ki o
    ne âsık, ne de istekli. Âsık olsaydı, istegi bulunsaydı söylediklerimizin kat-kat fazlasına
    katlanırdı; gönlüne baldan da, sekerden de tatlı gelirdi.
    (*) Bu bölüm Arapça dır.
    23. BÖLÜM
    (Mevlânâ) buyurdu ki:
    Tokat tarafına gitmek gerek; o tarafın havası sıcak; Antalya da sıcak amma ordakilerin
    çogu Rum; sözümüzü anlamazlar. Amma Rumların arasında da öyle kisiler var ki
    anlıyorlar. Bir gün, bir topluluk içinde konusuyordum. Aralarında kâfirler de vardı. Söz
    arasında aglıyorlar, tat duyuyorlar, halden hâle giriyorlardı.
    Birisi, onlar ne anlarlar, ne bilirler ki... Bu çesit sözü, seçkin Müslümanların bile
    binde biri anlayabilirken onlar ne anlıyorlar da aglıyorlar diye sordu.
    (Mevlânâ) buyurdu ki:
    Bu sözün özünü anlamaları gerekmez; sözden maksat neyse onu anlarlar ya. Sonunda
    hepsi de Tanrının birligini söyler; hepsi de der ki: Tanrı yaratıcıdır, rızık veren odur, her
    36
    seyde tedbir, tasarruf ıssıdır, herkes dönüp ona varır; ceza da ondandır, bagıslama da.
    Bu söz, Tanrıyı anlatıyor, Tanrı anıssı; bu sözü duydular ya; herkes heyecana düser, tat
    alır; özleyisi artar herkesin; çünkü bu sözden sevgilinin, özlenenin, istenenin kokusu
    geliyor.
    Yollar ayrı amma maksat bir. Görmez misin? Kâ’be’ye giden yollar çok. Kimisi
    Anadolu’dan gider; kimisi Sam’dan, kimisi Iran’dan, kimisi Çin’den. Kimisi de deniz
    yoluyla Hint’ten gelir, Yemen’den gelir. Yollara bakarsan büyük bir ayrılık var, sınırsız bir
    ayrılık var. Fakat maksada bakarsan hepsi de birlesmis, bir. Herkes gönlünden Kâ’be’ye
    gitmeyi geçirmede; gönüllerin Kâ’be’ye büyük bir baglılıgı, sevgisi var, bu istege hiç mi
    hiç ayrılık, aykırılık sıgmıyor. Bu istek, ne küfürle ilgili, ne îmanla. O ilgide hiçbir bulanıklık
    yok.
    Hani ayrı-ayrı yollar var dedik ya; herkes oraya vardı mı yoldayken birbirleriyle çekisip
    savasmaları da kalmaz, ayrılık-aykırılık da biter-gider, dedi-kodu da. Yolda giderlerken
    bu, ona, senin tutugun yolun aslı yok, sen kâfirsin derdi; o da bunu öyle görürdü ya;
    Kâ’be’ye vardılar mı bilirler, anlarlar ki o savas, yoldaymıs maksatları megerse birmis.
    Meselâ kâsenin canı olsaydı kâseciye kul-köle kesilirdi; onunla ask oyununa girisirdi.
    Simdi su kâseyi yapmıslar ya; kimisi bunu sofraya böyle koymak gerek der; kimisi içini
    yıkamalı der; kimisi tekmil yıkamalı der; kimisi yıkamak gerekmez der. Ayrılık-aykırılık bu
    seylerdir. Fakat kesin olarak kâseyi bir yapan, bir yaratan var; kendi-kendine meydana
    gelmemistir; bunda herkes birdir; bunda hiç kimsenin ayrılıgı yoktur.
    Simdi geldik insanlara. Insanlar, gönüllerinde Tanrı sevgisini tasırlar, onu dilerler, ona
    yalvarırlar; her seyi ondan umarlar; ondan baska her seyi düzüp-kosan, her seye gücü
    37
    yeten birini tanımazlar. Bu çesit anlayıs sa ne küfürdür, ne îman. Içyüzde bir adı yoktur
    amma o anlam suyu içten cosup dil olugundan aktı mı donar, sekle, söze girer; o vakit
    adı, küfür olur, îman olur; iyi olur, kötü olur.
    Hani bitkiler yerden biter ya; önce bir sekli yoktur onların. Su dünyaya yüz tuttular mı
    baslangıçta güzel, ince görünürler, renkleri aktır. Dünyaya ne kadar ayak basarlar,
    dünyaya ne kadar gelirlerse o kadar kaba bir hale gelirler, o kadar katılasırlar, baska bir
    renge bürünürler.
    Inananla inanmayan, bir arada otursa, fakat bir sey söylemese ikisi de birdir. Düsünce
    yüzünden hiç kimse sorumlu olamaz. Adamın içi, hürlük dünyasıdır. Çünkü düsünceler
    göze görünmezler; düsüncelere göre hüküm verilemez. "Biz görünüse, dısa göre hüküm
    veririz; gizli seyleriyse Tanrı bilir." Düsünceleri Ulu Tanrı belirtir sende; sen yüz binlerce
    çabada bulunsan, lâhavle çeksen düsünceleri uzaklastıramazsın kendinden. Hani
    Tanrının araca ihtiyacı yoktur derler ya; görmez misin, su düsünceleri sende, araçsız,
    kalemsiz, sekilsiz-renksiz nasıl belirtmede.
    Düsünceler, havada uçan kuslara, ormanda gezen ceylânlara benzer. Kusu tutup
    kafese koymadıkça serîatta satman, dogru olmaz; zâti havadaki kusu satamazsın;
    buna gücün yetmez: Satımda satılan seyi alana vermek sarttır. Elinde degil ki neyi
    vereceksin?
    Düsünceler, içte kaldıkça adsız-sansızdır; onlara hüküm yürütemezsin; ne küfür
    diyebilirsin, ne Müslümanlık. Kadı, içinden sunu ikrar ettin, bu çesit bir satısta bulundun;
    gel, içinden su düsünceyi geçirmedigine and iç der mi hiç? Diyemez; çünkü hiç kimse
    gönülden geçene, hatıra gelene hüküm yürütemez.
    38
    Düsünceler, havadaki kuslardır. Simdi söze geldi mi, o anda küfür, yahut Müslümanlık
    olduguna, iyi, yahut kötü bulunduguna hükmedilebilir. Nitekim bedenler bir âlemdir,
    hayaller bir âlem, vehimler bir âlem. Ulu Tanrıysa bütün âlemlerin ardında; ne o
    âlemlerin içindedir, ne dısında.
    Simdi su düsüncelerde Tanrının tedbirine bak, kullanısını seyret; bunları nasıl
    neliksiz-niteliksiz yaratmada; nasıl kalemsiz, araçsız düzüp kosmada. O hayali, o
    düsünceyi arasan, gögsünü yarsan, zerre-zerre etsen bulamazsın, orda. Kanda da
    bulamazsın, damarda da. Yukarda da bulamazsın, asagıda da. Hiçbir yerde bulamazsın.
    Yanı-önü yoktur onun; neliksiz-niteliksizdir o. Dısarıda da bulamazsın onu. Tanrının
    düsünceleri düzüp kosması bu kadar göze görünmez, bu kadar adsız-sansız olursa
    bütün bunları yaradanın izi-tozu belirmez, gözlere görünmez de görünmez oldugunu
    artık var, seyret. Hani su kalıplar, anlamlara karsı, göze görünür seylerdir, bu
    anlamlarsa göze görünmez, neliksiz-niteliksizdir ya; Tanrının lûtfu karsısında âdeta
    bedenler, göze görünür sekillerdir.
    Perdeler ardından o kutsal can bir görünseydi,
    Insanlardaki akılları da beden sayarlardı, canları da.
    Ulu Tanrı, düsünceler âlemine sıgmaz; hiçbir âleme de sıgmaz ya. Düsünceler âlemine,
    yahut bir baska âleme sıgsaydı düzülüp kosulanın onu kavraması, düsüncelerin
    yaratıcısı olmaması gerekirdi. Su halde bilindi-anlasıldı ya, o bütün âlemlerin ötesinde.
    "Tanrı, and olsun ki Elçisinin rüyasını gerçeklestirdi; Tanrı izin verirse Mescidül Harâma,
    kesin olarak gireceksiniz." Herkes Kâ’be’ye girecegiz der. Kimisi de Tanrı izin verirse
    39
    girecegiz der. Tanrı izin verirse diyenler âsıklardır. Çünkü âsık, kendini bir is-güç
    görüyor, diledigini yapıyor görmez; sevgilinin isine-gücüne koyulmus görür. Bu yüzden
    de sevgili dilerse gireriz der. Simdi zâhir ehline göre Mescidül Harâm, halkın gittigi bu
    Kâ’be’dir. Âsıklara, haslara göreyse Mescidül Harâm, Tanrıyla bulusmadır. Onun için de
    Tanrı dilerse derler, ona ereriz, görme yüceligine ulasırız. Fakat sevgilinin Tanrı izin
    verirse demesine az rastlanır. Bir garibin hikâyesi vardır hani. Fakat garip gerek ki
    garibin hikâyesini isitsin, duyabilsin.
    Tanrının öylesine kulları vardır ki onlar, özlenilenlerdir, sevilenlerdir. Ulu Tanrı onları
    diler. Âsıkların ödevleri neyse Tanrı, onlara karsı, o ödevleri isler; böylesine bir istir,
    isler-durur. Hani âsık, Tanrı izin verirse varırız diyordu ya; Ulu Tanrı, o üstün ere karsı
    bunu der. Bunu anlatmaya koyulsak Tanrıya ulasmıs erenler bile ipin ucunu yitirirler; is
    böyleyken bu çesit haller, bu çesit gizli seyler, halka nasıl söylenebilir?
    Kalem buraya geldi de bası yarıldı-gitti.
    Minâre üstündeki deveyi göremeyen devenin agzındaki bir tek kılı nasıl görebilir? Biz
    gelelim ilk hikâyeye:
    Tanrı izin verirse diyen âsıklar, yâni sevgilinin isine-gücüne koyulmus olanlar, sevgili izin
    verirse, dilerse diyenler var ya; onlar Tanrıya dalmıslardır. Oraya yabancı sıgmaz; orda
    yabancıyı anmak haramdır. Yabancının da yeri mi? Kendisini yok etmeyen oraya sıgmaz.
    "Evde-barkta Tanrıdan baska sey yok." Simdi buracıkta iste; "Tanrı Elçisinin rüyasını"
    diyor ya; simdi bu rüya, âsıkların, gerçeklerin, özleyenlerin rüyasıdır. Yorulusu da öbür
    dünyada meydana çıkar. Zâti bütün dünya hayalleri rüyadır; yorulusu da öbür dünyada
    meydana çıkar.
    40
    Hani bir rüya görürsün, ata binmissin. Umdugunu bulacaksın derler. Atla umudun ne
    ilgisi var? Sana ter-temiz paralar verirler, bunu görürsün; bir bilginden, güzel, temiz
    seyler duyacaksın diye yorarlar. Para, söze ne diye benzesin? seni daragacına asmıslar
    görürsen; bir toplulugun bası olursun. Daragacı, ne diye baslıga, basbugluga benzesin?
    Böylece dedik ya, dünyanın halleri bir rüyadır.
    "Dünya, uykuya dalmıs kisinin saçma-sapan dünyasına benzer." Yorulusları da öbür
    dünyada bir baska çesit olur; buna benzemez. Onu Tanrısal düs yorucu yorar; çünkü
    ona her sey ap-açıktır. Bu, suna benzer hani; bir bahçıvan, bahçeye girer; agaçlara
    bakar; dallarda meyveleri görmeden bu hurmadır, bu incirdir, bu nardır, bu armuttur, bu
    elmadır diye hükmeder; çünkü bu bilgiyi elde etmistir o; yordugu seylerin, verdigi
    hükümlerin gerçek oldugunu görmesi, o rüyanın sonucu ne oldu, bunu anlaması için
    kıyâmetin kopması gerekmez.
    Bahçıvan, bu dal ne meyve verir, nasıl önceden bilirse o da bu rüyanın yorumu nedir,
    önceden görmüstür. Mal, karı, elbise... Dünyanın her seyi, bir baska sey için gerektir,
    özü, kendisi gerek degildir bunların. Görmez misin? Yüz bin dirhemin olsa, sen de aç
    kalsan, hiç de ekmek bulamazsan o paraları yemen, onlarla geçinmen mümkün mü?
    Kadın, çocuk meydana getirmek, istegi gidermek için gerek. Elbise soguktan korunmak
    için gerek. Böylece bütün seyler birbirine ulanır-gider; tâ, ululandıkça ululansın, Tanrıya
    varır, zâti asıl istenen de odur; öbürünü onun için isterler, baska bir sey için degil;
    çünkü o, hepsinin ötesindedir, hepsinden iyidir, hepsinden daha yücedir, hepsinden
    daha güzeldir. Peki, hal böyleyken onu, ondan daha asagı bir sey için nasıl isterler?
    "Her sey döner, ona varır-dayanır." Ona erisenler, tümden dilege erisir; artık ondan
    daha sonra geçilip gidilecek bir yer yoktur.
    41
    Insan, kuskular iskiller içindedir. Ondan kuskuyu, iskili gidermeye imkân yoktur; meger
    ki âsık olsun. Âsık oldu mu, onda ne kusku kalır, ne iskil. "Bir seyi sevdin mi ona karsı
    kör eder, sagır eder seni o sevgi."
    Iblis Âdem’e secde etmedi; buyruga karsı geldi; dedi ki: "Beni atesten yarattın, onuysa
    topraktan yarattın." Benim özüm atesten, onun özüyse topraktan. Yücenin, asagılık
    kisiye secde etmesi nasıl yarasır? Bu suç, bu karsı koyus, Tanrıyla bu çekisme, Iblis’i
    lânete ugrattı, uzaklastırdı da yarâbbi dedi, hepsini sen yaptın, senin sınamandı bu;
    sonra da bana lânet ediyorsun, uzaklastırıyorsun kendinden beni. Âdem’se suç isledi;
    Ulu tanrı onu cennetten çıkardı. Ulu Tanrı Âdem’e dedi ki: A Âdem, seni suçlandırdıgım,
    yaptıgın suç yüzünden seni sıkıstırdıgım zaman niçin benimle çekismedin; elinde delil de
    vardı; bana, her sey senden, sen yaptın; dünyada ne dilersen o olur; dilemedigin sey
    asla olmaz demedin. Elinde böylesine dogru, saglam bir delil varken neden böyle bir
    söz söylemedin? Âdem, yârabbi dedi, bilmeye biliyordum amma sana karsı edebi
    bırakmadım elden, bir de sevgim, sana karsı koymaya bırakmadı beni.
    (Mevlânâ) buyurdu ki:
    Bu serîat, su içilecek bir kaynaktır. Padisahın dîvanına benzer hani. Orda yapılması
    gereken, yapılmaması buyurulan seyler, öldürme, adâlette bulunma gibi halkın geri
    kalanlarıyla, ileri gidenleriyle ilgili buyruklar var. Padisahın dîvanından çıkan buyruklar
    sayısızdır, sayılamaz onlar. Pek de güzeldir, pek de faydalıdır. Dünya o buyruklarla
    durur. Fakat dervislerin, yok-yoksul kisilerin hali, padisahla görüsüp konusmaktır;
    buyruk verenin bilgisini ögrenmektir. Nerde buyrukları bilmek, nerde buyruk vereni
    bilmek, padisahla konusup görüsmek. Arada pek büyük bir fark var. Padisahla konusup
    görüsenlerin halleri bir medresedir sanki. Orda fakıyhler var. Her fakıyhin bir müderrisi
    42
    var; yaratılısına göre ders veriyor. Buna karsılık da ona aylık veriyor. Birine on, öbürüne
    yirmi, daha öbürüne otuz. Sözü, herkesin kendi anlayısına göre söylüyoruz. "Insanlara,
    akılları miktarınca söz söyleyin, akıllarınıza göre degil; böyle hareket edin de Tanrıyı,
    Elçi’sini yalanlamasınlar."

    _________________
    İLİM BİR NOKTA İDİ CAHİLLER ONU ÇOĞALTTI
    İNSANLAR VAV GİBİ DOĞAR BİRAZ DOĞRULDUKLARINDA KENDİLERİNİ ELİF ZANNEDERLER
    HER ŞEY ELİFLE DÖNÜYOR ELİFE DÖNÜYOR
    KORKAKLIKTA AR İLERLEMEKTE ŞEREF VE İTİBAR VAR İNSAN KORKMAKLA KADERDEN KURTULA
    MAZ
    Sayfa başına dön Aşağa gitmek
    Kullanıcı profilini gör
    haydarı kerrar



    Mesaj Sayısı: 355
    Kayıt tarihi: 01/07/10
    Nerden: ANKARA

    MesajKonu: Geri: Mevlana Fihi Ma Fih Adlı Eseri 2   Ptsi Ağus. 23, 2010 11:12 pm

    24. BÖLÜM
    Bu imâreti herkes bir kuruntuyla yapar. Ya vergili oldugunu göstermek için, ya adının
    anılmasını saglamak için, yahut da bir sevâb elde etmek için. Ulu Tanrının maksadı da
    erenlerin rütbelerini yüceltmek, yattıkları yerleri ululatmaktır. Onların ululanmaya
    ihtiyaçları yoktur, zâten uludur onlar. Mumu yüksek bir yere koymak isterler ya; bu,
    mum için degildir, baskaları içindir. Ona asagı nedir, yukarı ne? Mum, nerde olursa olsun
    ısıklıdır. Fakat ısıgın baskalarına da ulasmasını isterler.
    Su günes de gökyüzündedir; asagıda olsa gene günestir o; günestir amma dünya
    karanlıkta kalır. Su halde onun yukarda olması, kendi için degildir, baskaları içindir. Hâsılı
    erenler de yüceden, asagıdan, halkın ululamasından münezzehtir, böyle seylere aldırıs
    bile etmezler. Sana da o âlemin zerre kadar bir tadı, bir bakımlık lütfü yüz gösterse o
    solukta yüceden de, asagıdan da, alısveristen de, basbugluktan da usanırsın; her
    seyden daha yakındır varlıgın sana ya ; ondan da bezersin; hatırına bile gelmez. O
    ısıgın mâdenidir onlar; o tadın özüdür onlar; artık asagıyla, yukarıyla bagları mı olur?
    Onların övünmeleri Tanrıyladır; Tanrı da yukardan, asagıdan münezzehtir. Su
    asagı-yukarı, bize göredir; çünkü ayagımız, basımız var bizim.
    Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafâ buyurdu ki: "Onun agması balık karnında
    43
    oldu, bense göge agdım, Ars’a vardım dîye beni, Yûnus’tan üstün tutmayın." Yâni, beni
    dedi, bu yüzden üstün tutacaksanız tumayın; çünkü onun agması balık karnında oldu;
    bense göklerin yücesine agdım; fakat Ulu Tanrının ne asagısı vardır, ne yukarısı.
    Yukarıya nasıl vurur, görünürse, asagıya da öyle vurur; öyle görünür; balık karnına da
    öyle vurur, Öyle görünür. O yüceden de münezzehtir, asagıdan da. Her yer birdir onca.
    Çok kimseler vardır ki basarırlar, maksatları bam-baskadır; Tanrının maksadıysa
    bam-baska. Tanrı, Muhammed dinini ululamak, yaymak, dünya durdukça durdurmak
    istedi. Bak da gör; Kur’ân için ne kadar tefsîrler yapıldı; onar-onar ciltler, sekizer-sekizer
    ciltler, dörder-dörder ciltler. Bunları meydana getirenlerin maksatları, kendi
    üstünlüklerini göstermek. Zemahserî, kendi üstünlügünü göstermek için bunca gramer,
    lûgat, yerinde kullanılmıs söz incelikleriyle "Kessâfı” meydana getirdi; maksadı kendi
    üstünlügünü, kendi bilgisini göstermekti; fakat bununla da asıl maksat meydana
    geliyordu ki o da Muhammed dininin ululanmasıydı.
    Su halde bütün halk, tanrı isini görmede; fakat Tanrının maksadından haberleri bile yok;
    onların maksatları baska. Tanrı, dünyanın durmasını istiyor da onları isteklere
    düsürüyor. Kadına, zevk almak için yaklasırlar; fakat ondan bir oglan dogar. Böylece
    güzelligi için, tatlılıgı yüzünden bir ise koyulurlar; fakat o is âlemin durmasına sebep olur
    . Demek ki gerçek yönünden Tanrıya kulluk ediyorlar; ediyorlar amma o kuruntuyla
    yapmıyorlar bu isi. Gene bunun gibi hani, mescitler yaptırırlar; kapısına, duvarına,
    tavanına bunca paralan harcarlar. Fakat itibar kıbleyedir; maksat odur; ululanan
    kıbledir; yapanların, düzüp-kosanlann maksadı bu degildir amma bu islerle kıble,
    ululandıkça ululanır.
    Erenlerin su büyüklügü, görünüste degildir. Eyvallâh, onların yüceligi, büyüklügü var
    44
    amma neliksiz-niteliksiz. Su dirhem puldan üstündür ya, görünüste degildir bu. Meselâ
    dirhemi dama koysan, altını da asagıya; kesin olarak herhalde üstün olan altındır; inci,
    lâ’l de altından üstündür; ister asagıda olsun, ister yukarda. Hani kepek, kalburun
    üstündedir de un altında kalmıstır; onun gibi tıpkı; kesin olarak üst olan undur, isterse
    altta olsun. Su halde yücelik görünüste degildir; anlamlar dünyâsındadır; o öz, onda
    varken herhalde odur üst olan, odur yüce olan.
    25. BÖLÜM
    Birisi içeriye girdi (Mevlânâ) buyurdu ki:
    Sevgilidir, alçak gönüllüdür o. Bu, mayasında var onun. Hani meyvesi çok olan dal gibi;
    o meyve onu asagıya eger. Meyvesi olmayan dalsa selvi gibi yücelere bas çeker.
    Meyve haddini astı mı da büsbütün yerlere dösenmesin diye o dala direkler dayarlar.
    Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Peygamberimiz pek alçak gönüllüydü; çünkü
    önden-sondan bütün dünyanın meyvesi onda toplanmıstı; bu yüzden de herkesten
    daha alçak gönüllüydü.
    "Selâm vermede Tanrı Elçisi’ni kimse geçememistir." Peygamber’den önce kimse ona
    selâm verememistir; çünkü Peygamber, sonsuz bir gönül alçaklıgıyla ondan önce
    selâm verirdi. Fakat tutalım önce selâm vermesin, gene de gönlü alçak olan oydu,
    selâmda ilk davranan oydu; çünkü selâmı ondan ögrendiler, ondan duydular.
    Öncekiler de, sonra gelenler de, hepsi onun vurusudur, hepsi onun gölgesi. Bir kisinin
    gölgesi, eve ondan önce girse gölge, görünüste öncülük eder görünür amma gerçekte
    45
    ilk giren, o kisidir. Çünkü gölge, ona uyar. Bu huylar, simdi meydana gelmis de degil.
    Tâ o vakitten, Âdem’in zerrelerinde vardı. Onun parça-buçuklarında vardı bu zerreler.
    Kimisi aydındı, kimisi yarı aydın, kimisi de karanlık. Bu, simdi meydana çıkmada. Fakat
    bu aydınlık, bu ısıklık, daha öncedir; onun zerresi Âdem’de hepsinden daha arıydı,
    daha aydındı, daha alçak gönüllüydü.
    Kimi insan vardır, öne bakar; kimi insan vardır, sona bakar. Sona bakanlar üstündür,
    büyüktür; çünkü görüsleri sonadır son-uca. Öne bakanlarsa daha has kisilerdir. Onlar,
    sona bakmamıza ne hacet var derler. Mademki bugday ekmislerdir önce, elbette arpa
    bitmeyecek sonunda. Arpa ekenler de bugday biçmeyecekler. Su halde onlar öne,
    baslangıca bakarlar.
    Bir bölük halk da vardır, daha da hastır onlar; ne öne bakarlar, ne sona. Onların
    hatırına ne ön gelir, ne son; onlar. Tanrıya dalıp gitmislerdir.
    Bir bölük halk daha var ki dünyâya dalmıs... Onlar da öylesine gaflete dalmıslardır ki
    ne öne bakabilirler, ne sona; bunlar, cehennem otlarıdır.
    Su halde anlasıldı ya, temel Muhammed’dir; "Sen olmasaydın gökleri yaratmazdım"
    denmistir ona. Yücelikten, gönül alçaklıgından, buyruk yürütmeden, yüksek
    rütbelerden ne varsa hepsi de onun bagısıdır, onun gölgesi; çünkü ondan meydana
    gelmistir bunlar.
    Hani su el ne yaparsa aklın gölgesidir o; onun gibi, aklın gölgesi vuruyor ele. Aklın
    gölgesi yok amma gene de gölgesiz bir gölgesi var; hani kimi insanın varlıksız bir
    varlıgı vardır ya; tıpkı onun gibi. Bir adama aklın gölgesi vurmasa bütün uzuvları
    46
    hareketten kalır. El, tutup kavrayamaz; ayak, adım atıp yol yürüyemez; göz, bir sey
    göremez; kulak, bir-sey duysa ters duyar.
    Su halde bu organların hepsi de aklın gölgesi yüzünden dogru, düzgün, iyi isler
    görüyorlar, yerinde isler basarıyorlar; gerçekte bütün o isler, akıldan meydana geliyor,
    organlar birer araç. Böylece bir insan da vardık ki pek büyüktür, vaktin halîfesidir; o
    Akl-ı Küll’e benzer; insanlarsa onun organlarıdır sanki; ne yaparlarsa onun gölgesiyle
    yaparlar. Onların birinden ters isler meydana gelirse bu, Akl-ı Küll’ün gölgesini, o
    adamın basından aldıgındandır.
    Bir adam delirmeye baslar hani, begenilmeyecek islere koyulur; herkes de anlar ki aklı
    basından gitmistir onun; akıl, gölge salmamaktadır ona; aklın gölgesinden, aklın
    korunmasından uzak düsmüstür o. Akıl, melek cinsindendir.
    Melegin sekli yoktur amma kolu-kanadı vardır; aklınsa ne sekli vardır, ne kanadı; böyle
    olmakla beraber gerçekte birdir onlar; bir isi basarırlar; huyları da birdir. Mâdemki bir
    isi görmedeler, görünüse bakmamak gerek. Onların görünüsünü yaktın, erittin mi
    hepsi de akıl olur; ne kolu kalır, ne kanadı.
    Demek ki bildik, ögrendik ki hepsi de akıl olur; ne kolu kalır, ne kanadı. Demek ki bildik,
    Ögrendik ki hepsi de akıldır; fakat bedene bürünmüs; bu yüzden de onlara görünen
    akıl derler. Hani mumdan bir kus yaparlar; o gene o mumdur, bir sekle bürünmüstür
    amma gene o mumdur o. Buz da böyledir. Erittin mi su olur. Buz haline gelmeden önce
    de suydu; kimse onu eliyle tutamazdı, ele-avuca sıgmazdı. Fakat buz haline gelince
    elle tutulabilir, etege konabilir. Aradaki fark bundan ibârettir. Yoksa buz, o sudur, ikisi
    de bir seydir. Insanın hali de söyledir: Melegin kanadını, getirip esegin kuyruguna
    47
    baglamıslar; olabilir ya demisler, esek, melegin ısıgından ısıklanır; onunla görüsüp
    konusma yüzünden melek olur. Esegin onun rengine boyanması, melek olması
    mümkündür çünkü,
    Beyit
    Îsâ, akılla yüceldi, göklere agdı;
    Eseginin de yarım kanadı olsaydı eseklikte kalmazdı.
    Esegin insan olmasına ne diye sasılsın; Tanrının her seye gücü yeter. Su çocuk, ilk
    dogdugu zaman esekten de beterdir(*). Elini pislige atar, yalamak için agzına götürür.
    Anası döver, bırakmaz onu. Eseginse bari bir ayırt edisi var; iserken, üstüne sidik
    sıçramasın diye ayaklarını açar. Ulu Tanrı, esekten beter olan bir çocugu insan ederse,
    esegi insan yaparsa ne diye sasılsın. Tanrının katında sasılacak hiçbir sey yoktur.
    Kıyamette insanın bütün organları teker-teker, ayrı-ayrı, eli, ayagı, öbür organları söz
    söyleyecek. Felsefeciler bunu te’vîl ederler de el nasıl söz söyleyebilir derler; elde bir
    iz, bir eser peydahlanır da söz yerine geçerse o baska. Hani bir yara olur, bir çıban
    çıkar da el söz söylüyor, isilik veren bir sey yedim de böyle oldum diyor denebilir.
    Yahut el yaralansa, yahut da kararsa el söz söylüyor, beni bıçak kesti, yahut isli
    tencereye süründüm diyor denebilir. Elin, öbür organların söz söylemesi böyle olabilir
    derler.
    Sünnîler hayır derler; olamaz. O el, o ayak, duyulacak sözler söyler; dil nasıl söylerse
    48
    hani. Kıyamet gününde insan, ben çalmadım diye inkâr eder. El, evet, çaldın, ben de
    aldım diye apaçık söyler. Adam, yüzünü eline, ayagına tutar da sen söz söylemezdin,
    nasıl oluyor da konusuyorsun der. "Her seyi söyleten Tanrı bizi konusturdu" derler;
    her seyi söze getiren; kapıyı, duvarı, tası, kerpici söyleten, bizi de söyletti; her seye
    söz söyleme gücünü veren Yaratıcı, nasıl senin dilini söze getirdiyse bizi de söze
    getirdi derler. Dilin bir et parçasıdır, elim bir et parçası. Bir et parçası olan dilin söz
    söylemesi akla sıgar mı? Çok et parçası görmüssündür; söz söylemeleri sence
    mümkün görünmez; görünmez amma Tanrıya göre dil bir bahanedir: Söz söyle
    buyurdu mu söz söyler. Neye de söyle buyurur, hükmederse söyler.
    Söz, dinleyenin miktarına göre söylenir. Bizim sözümüz su gibidir; su beyi akıtır onu.
    Su ne bilsin su beyi hangi eliyle hıyar ekilmis yere mi akıtmıstır onu, lâhana ekilmis
    yere mi, yoksa sogan ekilmis yere mi? Sunu biliriz ancak; su çok geldi mi o yerler daha
    susuzdur; az gelirse orası dar bir yerdir; bir bahçedir, yahut dört duvarla çevrilmis
    küçücük bir yerdir. "Tanrı, dinleyenlerin anlayıslarına göre hikmet ilham eder ögüt
    verenlere." Ben ayakkabı dikicisiyim; deri genis amma ayak ne kadarsa o kadar
    keserim, o kadar dikerim.
    Insanın gölgesiyim, insanın boyuncayım;
    Boyu ne kadarsa o kadarını ben.
    Yeraltında hayvancıklar vardır; yeraltında yasarlar; karanlıktadır onlar. Yasadıkları
    yerde göze, kulaga muhtaç degillerdir. O yüzden de gözleri, kulakları yoktur. Göze,
    kulaga ihtiyâcı olmayana ne diye göz, kulak versin? Yoksa Tanrıda göz, kulak az degil,
    yahut nekeslik yok. Fakat bir seyi ihtiyâca göre verir. Ihtiyâcı olmayana bir sey
    49
    verecek olursa o sey, ona yük olur. Tanrının hikmeti, lütfü, keremi yükü almaktır; is
    böyleyken nasıl olur da birisine yük yükler?
    Meselâ keser, testere, törpü gibi dülger araçlarını bir terziye versen, bunları al desen,
    ona yük olur bunlar; terzi bu araçlarla is göremez ki. Su halde Tanrı, bir seyi ihtiyâca
    göre verir. Bu, suna benzer hani; yeraltında yasayan o kurtlar, o karanlıkta
    yasar-giderler. Bir bölük halk da vardır; su dünyâyı yeter bulurlar, bu dünyâya
    ihtiyaçları yoktur; Tanrıyla bulusmayı özlemezler. Can gözü, akıl kulagı, ne islerine
    yarar onların. Su bas gözüyle bu dünyâ isi olur-gider; o yana gitmeyi kurmazlar bile;
    onlara nasıl olur da can gözü verir? Islerine yaramaz ki.
    Sanma ki yol alanlar yok,
    Izleri belirmeyen olgun kisiler yok
    Sen sırlara mahrem degilsin de
    Sanıyorsun ki baska çesit erler yok.
    Simdi dünya, gafletle durur. Gaflet olmasa bu dünya kalmaz. Tanrıyı özleyis, ahreti
    anıs, esriyip kendinden geçis öbür dünyanın mîmârıdır. Tümden yüz gösterse bunlar,
    tümden o dünyâya gideriz, burada kalmayız. Ulu Tanrı burada kalmamızı, iki dünyânın
    olmasını diledi de iki kâhya dikti. Biri gaflet, öbürü uyanıklık; böylece iki dünyâ da
    mâmur olur-gider.
    50
    (*) Satırın kenarına Arapça, "Hamdolsun Tanrıya ki insan seklinde esek yarattı-hadîs" sözü
    yazılmıstır.
    26. BÖLÜM
    (Mevlânâ) buyurdu ki:
    Katımda, yahut ben yokken lûtuflarda bulunuyorsunuz, çabalarda bulunuyorsunuz.
    Açıkça tesekkür etmiyorsam, sizi ululamıyorsam, sizden özür dilemiyorsam, bunlarda
    kusur ediyorsam kendimi büyük gördügümden, yahut aldırıs etmedigimden, yahut da
    nîmet verenin hakkını, karsılıgında sözle, isle ne mükâfatta bulunacagını
    bilmedigimden degil. Fakat sizin ter-temiz inancınızdan biliyorum ki siz, onu özden,
    Tanrı için yapıyorsunuz, ben de özrünü Tanrı dilesin diyorum, ona bırakıyorum.
    Mâdemki yaptıgını onun için yaptın; tesekkür etmeye kalkıssam, dille sizi ululasam,
    övsem Tanrının verecegi sevâbın bir kısmını ben vermis olurum. Çünkü bu gönül
    alçaklıgı göstermeler tesekkür etmeler, övmeler, dünya tadıdır. Dünyâda bir zahmettir,
    çekersin ya; bu, bir mal vermeye, bir mevki bagıslamaya benzer; bunun karsılıgının da
    tümden Tanrıdan gelmesi daha iyi.
    Bu yüzden tesekkür etmiyorum. Zâti tesekkürde bulunmak, dünya istemektir. Çünkü
    mal yenmez ki, mal oldugundan istenmez mal. Malla at alırlar, halayıkçagız alırlar, köle
    alırlar; bir mevki elde etmek isterler; böylece de övülmeyi dilerler. Zâti dünyâ dedigin
    de adamın büyük, saygı deger olmasıdır; böyle olan adamı överler, sayarlar.
    51
    Buhârâ’nın Dokumacı Seyhi, büyük bir erdi; gönül ehliydi. Bilginler, büyükler, onun
    katına gelirler ziyâretine varırlar, tapısında diz çökerler, otururlardı. Seyh, anadan
    dogdugu gibiydi, okuma-yazma bilmezdi. Kur’ân’ın tefsîrini, hadîsi onun dilinden
    duymak isterlerdi. Derdi ki: Ben Arapça bilmem; âyeti, hadîsi benim dilime çevirin de
    anlamını söyleyeyim. Âyeti diline çevirirlerdi. O tefsîr etmeye, gerçek anlamlarını
    söylemeye koyulurdu. Tanrı rahmet etsin, esenlik versin derdi; Mustafâ, filân
    duraktayken bu âyeti söyledi. Sonra o duragın makamları böyledir der, o durakların, o
    yolların hallerini, oraya agmayı etraflıca anlatırdı.
    Bir gün Muarrif Alevî, onun tapısında kadıyı övüyor, dünyâda böyle bir kadı olmaz,
    rüsvet almıyor; esi yok; pervâsız; özü dogru; Tanrı için halka adâletle muâmele
    etmede diyordu. Seyh dedi ki: Simdilik rüsvet almıyor diyorsun; biyol yalan bu söz.
    Sen Alevîsin, Mustafâ soyundansın, sonra da tutuyor, onu övüyorsun; bu rüsvet degil
    mi? Onun karsısında onu övüyor, onu anlatıyorsun; bundan daha iyi rüsvet mi olur?
    Tirmiz Seyhülislâmı, Seyyid Burhâneddin, gerçekle ilgili sözleri güzel söylüyor; bunun
    sebebi de seyhlerin kitaplarını, sözlerini, onların sırlarıyla ilgili yazıları okumus olması
    dedi. Birisi, sen de okuyorsun; nasıl oluyor da Öyle söz söylemiyorsun dedi. Dedi ki:
    Onda dert var, savasma var, ibâdet var. Adam peki dedi, neden bunu söylemiyorsun,
    neden bu, hatırına bile gelmiyor da okumasını söylüyorsun? Temel olan bu, biz onu
    söylüyoruz, sen de onu söylesene. Onlarda, o dünyânın derdi yok. Kimisi ekmek
    yemege gelmis, kimisi ekmegi seyretmeye. Bu sözleri ögrenip satmayı isterler.
    Bu sözler, bir geline, güzel bir halayıkçagıza benzer; onu, satmak için alırlar hani. O
    halayıkçagız, onu ne diye sevsin, ne diye ona gönül versin. O alıs-veriste bulunan
    kisinin aldıgı tat, satıstadır; erligi yoktur onun; halayıkçagızı satmak için alıyor; erligi,
    52
    erkekligi yok ki halayıkçagızı kendisi için alsın. Pustun eline, güzelim bir Hint kılıcı geçse
    onu, satmak için alır. Yahut bir babayigidin yayı, eline düsse onu da satmak için alır.
    Çünkü onra o pazı yoktur ki tutsun da o yayı çeksin. O, yayı istese bile kirisi için ister;
    fakat kirisi çekecek gücü de yoktur; sadece kirisi sever. Onu da sattı mı, parasını
    allıga, rastıga verir pust, baska ne yapacak ki? Onu sattıktan sonra ondan daha iyi ne
    alacak acaba?
    Süryancadır bu söz; sakın “anladım” demeyin. Ne kadar çok anlar, bellersen o kadar
    uzak düsersin anlamaktan, bellemekten. Bunun anlayısı, anlayıssızlıktır. Senin
    ugradıgın belâ, düstügün musibet, elde ettigin yoksunluk, o anlayıstandır. O
    anlayıstan kurtulman gerek ki bir sey olasın.
    Sen diyorsun ki kırbamı denizden doldurdum, deniz, kırbama sıgdı; mümkünü yok
    bunun. Evet, kırbamı denizde yitirdim dersen bu söz güzel; temel olan da bu. Akıl, seni
    padisahın kapısına götürünceye dek güzeldir, dilenir. Onun kapısına geldin mi aklı
    bosa; o anda akıl, ziyan verir sana; yolunu keser.
    Meselâ biçilmemis bir kumastan bir kaftan, yahut bir cübbe diktirmek istiyorsan akıl,
    seni tutar, terziye dek götürür. Akıl, bu âna dek iyidir; seni terziye ulastırır. Simdi bu
    anda aklı bosamak gerek; terziye karsı kendi düsünceni bırakmak gerek. Hasta da
    böyledir. Aklı o zamana dek iyidir ki onu tutar, hekime götürür. Hekime vardıktan
    sonra aklı bir ise yaramaz artık; kendisini hekime tapsırması gerek.
    Senin gizli-gizli attıgın nâralar, dostların kulaklarına geliyor; duyuyorlar onlar. Bir seyi
    olan, bir özü, bir derdi bulunan kisi anlasılır. Deve katarının içindeki esrik deve,
    gözünden, yürüyüsünden, agzının köpürüsünden, daha da baska seylerinden belli
    53
    oluverir: "Secdelerinin izleri yüzlerinden belli olur, yüzlerinde görünür." Agacın kökü ne
    yiyorsa agacın gövdesinden, basından, dallarından, yapraklarından, meyvelerinden
    belli olur. Bir sey yiyip içmemis agaçsa solar-sararır; nasıl olur da attıgınız su yüce
    nâralar gizli kalır? Bu nâraların sırrı, bir sözden sözler anlamanız, bir harften nice
    seyler duymanızdır.
    Hani birisi, Vasît okumustur, büyük-büyük kitaplar okumustur. Tenbîh’ten bir sözdür,
    duyar; onun serhini okumustur; o bir tek meseleden temeller, meseleler anlar.
    Tenbîh’in bir tek harfini duyunca hay der, yâni ben bu sözde birçok seyler
    görmedeyim; onu elde etmek için zahmetler çekmisim, gecelerimi gündüz etmisim,
    defîneler bulmusum demek ister. "Gögsünü açıp ferahlatmadık mı" denmistir ya, gönül
    anlatılmaya kalkısılsa sonu gelmez. Oysa o serhi okumustur; bir isâretten birçok
    seyler anlar. Fakat okumaya daha yeni baslayan, o sözden anlamını anlar; ne haberi
    vardır onun, ne de hay-hay eder, nâralar atar.
    Söz, duyanın miktarına göre söylenir, dinleyen, o hikmeti ne kadar çekmeye ugrasır,
    ne kadar onunla gıdalanırsa hikmet, o kadar söylenir. O istemezse hikmet de
    söylenmez, yüz göstermez. Ne sasılacak sey der, neden söz söylemiyor? Söyleyecek
    olan da ne sasılacak sey diye cevap verir, neden söz söyletmiyor? Sana dinleme
    gücünü vermeyen, söyleyene de söyleme istegi vermiyor.
    Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin; Mustafâ’nın zâmanında bir kâfirin Müslüman bir
    kölesi vardı; mayası temiz bir köleydi. Sahibi, tasları al da hamama gidelim dedi. Yolda
    mescidin önünden geçiyorlardı. Mustafâ, sahâbeyle mescidde namaz kılıyordu. Köle,
    efendim dedi, Ulu Tanrı hakkı için su tası bir soluk tut da iki rek’at namaz kılıvereyim;
    kılar-kılmaz gelirim. Köle mescide girdi, namaz kıldı.
    54
    Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafâ, dısarı çıktı; bütün sahâbe de dısarı çıktı.
    Köle mescidde yapayalnız kaldı. Efendisi, kusluk çagına dek bekledi, a köle, çık dısarı
    diye bagırdı. Köle, bırakmıyorlar beni diye cevap verdi. Is sınırı asınca adam, basını
    mescidden içeri uzattı; bırakmayan kimdir, onu görmek istiyordu. Ne kimseyi gördü, ne
    kimsenin gölgesini, ne bir ayakkabı vardı, ne kımıldayan kimsecik. Köleye, seni dısarı
    bırakmayan kim dedi. Köle, seni içeriye sokmayan biri var ya dedi, beni dısarı
    bırakmayan o.
    Sen onu görmezsin hani, zâti insan, görmedigi, duymadıgı, anlamadıgı seye âsıktır.
    Gece-gündüz onu arar, ister; görmedigime kulum-köleyim ben der. Anladıgından,
    gördügünden usanır, kaçar. Bu yüzdendir ki filozoflar, Tanrının görülecegini inkâr
    ederler; derler ki görürsen doyabilir, usanabilirsin, buysa olamaz.
    Sünnîlerce o, bir renkte, bir sekilde görünürse usanılır. Her solukta yüzlerce renkte,
    yüzlerce sekildedir. "Her gün bir istedir o." Yüz binlerce yıllar görünse bir görünüsü, bir
    görünüsüne hiç mi benzemez. Sen de su anda Tanrıyı izlerinde, islerinde görüp
    duruyorsun. Her solukta çesit-çesit görmedesin; bir isi, bir isine hiç benzemiyor.
    Sevinç vaktinde bir baska görünüs, aglayıs vaktinde bir baska görünüs, korku
    vaktinde bir baska görünüs, umut vaktinde bir baska görünüs. Tanrının isleri, islerinin
    görünüsü, izlerinin-eserlerinin görünüsü, renk-renk, çesit-çesit olur, bir-birine
    benzemezse elbette zâtının görünüsü de böyledir, islerinin görünüsüne benzer. Onu,
    bununla kıyasla. Sen de bir parça-buçukken Tanrının gücüyle bir solukta bin hale
    geliyorsun, bir kararda durmuyorsun.
    Kullardan kimi kullar vardır, Kur’ân’dan Tanrıya varırlar; kimisi de vardır, hastır;
    55
    Tanrıdan gelirler de Kur’ân’ı burada bulurlar; bilirler, anlarlar ki onu Tanrı yollamıstır.
    "Biziz Kur’ân’ı indiren; ve gerçekten de biziz onu koruyacak olan." Müfessirler derler ki
    bu âyet, Kur’ân hakkındadır. Bu tefsîr de iyidir amma su da var: Yâni sana bir öz, bir
    istek, bir sürek verdik; onu koruyan, yitirmeyen, bir yere ulastıran da biziz. Sen bir
    kere Tanrı de, ondan sonra ayagını dire; bütün belâlar sana gelir-çatar.
    Birisi, Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafâ ya dedi ki: Gerçekten de seni
    seviyorum ben. Mustafâ dedi ki: Aklını basına al, ne diyorsun sen? Adam, seni
    seviyorum dedi. Mustafâ, aklını basına al, ne diyorsun sen dedi. Adam tekrar, seni
    seviyorum ben deyince Mustafâ, öylesine ayagını dire dedi; kendi elinle seni
    öldürecegim, vay sana.
    Birisi, Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafâ’nın zamanında, tapısına geldi de
    dedi ki: Senin bu dinini istemiyorum, vallahi istemiyorum, bu dini geri al. Senin dinine
    girdim gireli bir gün olsun, dincelmedim; mal gitti, kadın gitti, çocuk gitti; saygı görmem
    kalmadı, gücüm-kuvvetim kalmadı, dilegim-istegim kalmadı. Mustafâ, hâsâ dedi; benim
    dinimin sânından degildir ki bir yere gitsin, birinin gönlüne yerlessin de o adamı
    kökünden söküp atmasın; evini-barkını silip süpürmesin, ter-temiz etmesin de geri
    gelsin; "Ona ancak ter-temiz olanlar dokunabilirler." Nasıl sevgilidir o ki sende kıl
    kadar bile olsa, kendini sevmek, varlıgına baglanmak varken kendisine yol versin
    sana.
    Dostun yüz göstermesi için adamın, tümden kendinden de, dünyadan da usanması,
    kendine düsman kesilmesi gerek. Bizim dinimiz de hangi gönülde yerlesirse o gönlü
    Tanrıya ulastırmadıkça, gerekmeyen seyleri o gönül ıssından ayırmadıkça ondan el
    çekmez.
    56
    Peygamber buyurdu ki: Sunun için dincelmedin, gam yemedesin: Gam yemen, önceki
    sevinçleri, nes’eleri kusmandır. Mîdende onlardan bir sey kaldıkça yemen için sana bir
    sey vermezler; kusarken kimse bir sey yiyemez. Kusması kesildi mi, o vakit yemek yer.
    Sen de sabret, gam yeme; gam yemen kusmaktır; kusman bitti mi bir nes’edir,
    çıkagelir; hem öylesine bir nes’e ki gam yok onda; öylesine bir gül ki tiken yok onda;
    öylesine bir sarap ki bas agrısı vermez o. Dünyâda gece-gündüz dincelme, esenlesme
    istiyorsun. Bunun dünyâda olmasına imkân yok; amma gene de bir soluk bile istegi
    bırakamıyorsun.
    Dünyâda bir rahata ersen, bir huzur bulsan bile o rahat, o huzur, çakıp giden,
    durmayan bir simsek gibidir. Hem de nasıl bir simsek? Dolularla dop-dolu, yagmurlarla
    dop-dolu, karlarla dop-dolu, mihnetlerle dop-dolu bir simsek. Meselâ birisi, Antalya’ya
    gitmek istese, fakat Kayseri yolunu tutsa, Antalya’ya varacagını umsa da, çabadan
    vazgeçmese de bu yoldan Antalya’ya ulasması mümkün degildir; ancak Antalya yolunu
    tutarsa, topal da olsa, arık da olsa gene varır, erisir; çünkü yolun sonu orası. Dünya
    isi bile zahmetsiz, eziyetsiz kolaylasmıyor, ahret isi de böyle.Bâri su zahmeti, su
    eziyeti ahretten yana harca da yitmesin. Sen diyorsun ki: Ey Muhammed, al benim
    dinimi, dincelmiyorum ben. Bizim dinimiz, adamı dilenen seye ulastırmadıkça bırakır mı
    hiç?
    Hani anlatırlar, bir ögretmen, yoksullugundan kıs günü, sâdece ketenden bir cübbe
    giyinmisti. Olacak bu ya, sel de dagdan bir ayıyı sürükleyip götürüyordu. Ayının bası,
    su içindeydi, gizlenmisti. Çocuklar sırtını gördüler de hoca dediler, iste bir kürk, suya
    düsmüs, sen de üsüyorsun; al onu. Hoca pek muhtaçtı, pek üsüyordu. Bu yüzden
    postu almak için suya atıldı. Ayı, hocaya pençe attı. Adamcagız, su içinde ayıya
    tutulmus-kalmıstı. Çocuklar, ögretmen, kürkü getir, getiremiyorsan bırak da sen gel
    57
    diye bagırdılar. Ögretmen, ben kürkü bırakıyorum amma kürk beni bırakmıyor, ne
    yapacagım, ben de bilmiyorum dedi.
    Tanrı özleyisi ne vakit bırakır seni? Burada sükretmek gerek ki irâdemiz, elimizde degil,
    Tanrı elindeyiz biz. Hani çocuk, küçükken sütten, anasından baska bir sey bilmez;
    tapacak odur ancak ona. Ulu Tanrı, hiç onu, bu halde bırakır mı? Daha ileri çeker;
    ekmek yemeye, oyun oynamaya düsürür. Derken oradan da çeker, akıl duragına
    ulastırır. Su çocukluk, öbür dünyâya göre de tıpkı-tıpkısınadır; öbür dünyâda da bir
    baska meme var; seni hâline koymaz, öylesine bir yere ulastırır ki o hâlin çocukluk
    oldugunu, hiçbir seye yaramadıgını anlarsın. "Sasarım bir bölük halka ki onları
    zincirlere baglarlar da cennete sürüklerler." "Tutun, baglayın onları zincirlerle." Sonra
    nîmetlere ulastırın, sonra da olgunluga ulastırın.
    Balıkçılar, balıgı birden avlamazlar. Olta, balıgın bogazına takıldı mı, kanı aksın,
    gevsesin, arıklasın diye birazcık çekerler. Sonra hâline bırakırlar. Derken gene
    çekerler. Sonunda tam arıklasır, o vakit tutup alırlar. Ask oltası da insanın bogazına
    takıldı mı, kendisinde bulunan güç, pis kan, yavas-yavas ondan akıp gitsin diye Ulu
    Tanrı, onu yavas-yavas çeker. "Gerçekten de daraltan da Tanrıdır, genisleten de."
    "Tanrıdan baska yoktur tapacak" sözü, herkesin inancıdır. Bir de hasların inancı var.
    Hasların inancı, "Ondan baska varlık yoktur" sözüyle belirtilir. Hani bir kisi, rüyâda
    padisah oldugunu görür. Tahta kurulmustur; kullar, perdeciler, beyler, çevre yanında
    ayakta durmadadır. Padisah olmam gerek, hem de benden baska padisah yok der. Bir
    de uyanır, bakar ki evde, kendisinden baska kimsecikler yok. Bu kez, benim der,
    benden baska kimse yok. Fakat buna uyanık göz gerek, uykulu göz, göremez bunu,
    onun isi degildir bu. Her bölük, öbür bölüge aslı yoktur der. Bunlar, gerçek biziz, vahiy
    58
    bize gelmis, onların aslı yok der. Onlar da bunlara bu çesit söyler. Böylece yetmis iki
    millet, birbirlerine, aslı yok der. Su halde hepsi de sunda birlesiyor: Diyorlar ki hepsine
    de vahiy gelmemis; demek ki vahyin yoklugunda birlesiyorlar; gene bir bölüge vahiy
    geldiginde de hepsi bir, bunda da birlesiyorlar. Simdi aklı-fikri basında bir ayırt eden
    inanç ıssı gerek ki o bir bölük hangisidir, bunu bilsin, anlasın, "Inanan, anlayıslıdır,
    ayırt edicidir."
    (Birisi) sordu, dedi ki: Bilmeyenler, anlamayanlar çok, bilenler, anlayanlar az.
    Bilmeyenlerle, özü düz olmayanlarla bilenleri ayırt etmeye kalkıssak bu is uzun
    sürmez mi?
    (Mevlânâ) buyurdu ki:
    Bilmeyenler çoktur, bilenler azdır amma o azı bildin mi hepsini bilmis olursun. Hani bir
    avuç bugdayı bildin mi, dünyâdaki bütün bugday ambarlarını bilmis olursun ya; hani
    birazcık sekeri tattın, tadını anladın mı, yüz çesit tatlı yapsalar sekeri biliyor,
    anlıyorsan, yedigin seyde seker bulundugunu bilir, anlarsın ya; onun gibi iste. Boynuz
    kadar bir seker kamısını emen kisinin sekeri tanıyıp bilmemesi için iki boynuzlu olması
    gerek.
    Size bu söz, tekrar gibi görünür; bu da ilk dersi anlamamıs olmanızdandır; bu yüzden
    bize de her gün, bunu söylemek gerekiyor. Hani bir ögretmen, bir çocugu üç ay
    okutmus, çocuk gene de "elifte bir sey yok" sözünü geçememis. Çocugun babası
    gelmis de galiba demis, hizmette kusurumuz var; bir kusurda bulunduysak buyurun
    da daha çok agırlayalım sizi. Ögretmen, yok demis; sizin kusurunuz yok; fakat çocuk
    bu dersi geçemiyor. Çocugu çagırmıs; "elifte bir sey yok" de demis. Çocuk, "bir sey
    59
    yok" demis, "elifte" diyememis. Muallim demis ki: "Görüyorsun, hal, gördügün gibi; bu
    dersi bile geçemedi, bunu bile ögrenemedi; ona yeni bir ders nasıl vereyim?
    (Mevlânâ) hamd âlemlerin rabbi Allah’a dedi de sonra buyurdu ki:
    Simdicek, hamd âlemlerin rabbi Allaha dedik ya; ekmek, nîmet azaldı, yedik, bitirdik
    diye degil bu hamd. Nîmetin sonu yok; fakat istah kalmadı, konuklar doydular; o
    yüzden hamd Allaha dendi. Bu ekmek, bu nîmet, dünyâ ekmegine, dünyâ nîmetine
    benzemez; çünkü dünyâ ekmegini, dünyâ nîmetini, istahsız olarak da, diledigin kadar
    zorla yiyebilirsin; çünkü canı yoktur; nereye çekersen seninle gelir; canı yoktur ki
    senden çekinsin, dilemedigi yere gitmesin. Bu, Tanrısal nîmetin tersinedir. Tanrısal
    nîmet, hikmettir; canlı bir nîmettir. Istahın varsa, adam-akıllı üstüne düsersen senin
    yanına gelir, sana gıdâ olur. Fakat istahın kalmadı, üstüne düsmedin mi, onu zorla
    yiyemezsin, zorla kendine çekemezsin. Yüzünü örter, kendini göstermez sana.
    Kerâmet hikâyelerini söyledi de buyurdu ki:
    Birisi, bir gün içinde, yahut bir solukta Kâbe’ye gider; bu o kadar sasılacak bir sey de
    degildir, kerâmet de degil. Sam yelinde de bu kerâmet var; bir günde, bir solukta
    diledigi yere gider. Kerâmet, ona derler ki seni asagılık bir halden yüce bir hale
    getirsin de oradan buraya, bilgisizlikten akla, cansızlıktan canlılıga sefer edesin. Hani
    önce topraktın, cansızdın; seni bitki âlemine getirdi. Bitki âleminden pıhtılasmıs kan, et
    âlemine, pıhtılasmıs kan, et âleminden hayvanlık âlemine, oradan da insanlık âlemine
    sefer ettin. Keramet budur iste; ulu Tanrı, böylesine bir yolculugu sana yakınlastırdı,
    yakın gösterdi; oysa su açtıgın yollan nasıl asacaksın, su konaklarda nasıl
    konaklayacaksın; gelecek misin, hangi yoldan geleceksin; hatırında bile yoktu,
    60
    vehmine bile gelmezdi. Fakat geldin ya, seni getirdiler ya; ap-açık görüyorsun ki
    geldin. Böylece seni, çesit-çesit, renk-renk yüzlerce bambaska âlemlere de götürürler.
    Inkâr etme; bundan haber verirlerse kabul et.
    Tanrı ondan râzı olsun, Ömer’e armaganlar getirdiler, bir de zehir dolu bir kâse
    sundular. Bu neye yarar dedi. Dediler ki: Birisini ap-açık öldürmeyi uygun bulmazlarsa
    bundan birazcık sunarlar ona; içer, gizlice ölür-gider. Kılıçla öldürülemeyecek bir
    düsman varsa gizlice ona, bundan birazcık sunup öldürürler onu. Ömer, pek güzel bir
    sey getirdin dedi; verin bana onu da içeyim. Bende pek büyük bir düsman var, kılıç
    erismiyor ona; dünyada ondan daha düsman kimsecik yok bana. Hepsini birden
    içmeye hacet yok, bunun bir zerresi yeter; bu, yüz bin kisiye yeter dediler. Bu düsman
    da bir kisi degil dedi Ömer; bin kisinin yerini tutar; yüz binlerce kisiyi tepesi üstü
    yerlere yıkmıstır. Kâseyi aldı, birden basına dikti. Ömer, zehri içince orda bulunanlar,
    bir ugurdan Müslüman oldular; senin dinin gerçek dediler. Ömer dedi ki: Hepiniz
    Müslüman oldunuz da bu kâfir, hâlâ Müslüman olmadı.
    Ömer’in bu inanısı söylemeden maksadı, herkesin inanısını bildirmek degildi. Onda o
    inanç vardı, hattâ daha da çok vardı; gerçeklerin inançı vardı onda. Fakat maksadı,
    peygamberlerin, hasların, gözleriyle görmüs kisilerin inancıydı; o inançı umuyor,
    istiyordu. Hani, dünyânın bucaklarına bir aslanın ünü yayılmıstı. Halk o aslanı görüp
    meraktan kurtulmak için uzak yollardan o ormana yöneldi. Konaklar asıp o ormana
    vardılar, aslanı uzaktan görünce öylece kalakaldılar, ileriye bir adım bile atamadılar. Bu
    aslanı görme sevdasıyla bu kadar yol astınız; bu aslanın bir huyu vardı: Kim, yüreklice
    yanına varırsa sevgiyle elini uzatır, oksar onu; hiçbir ziyan vermez ona, fakat ondan
    biri ürker-korkarsa aslan, kızar ona; hattâ böylelerin kimisine, benim hakkımda ne de
    kötü bir sanısı var diye saldırır da; bunca adım attınız, yüz yıllık yol astınız; simdi
    61
    aslana yaklastıgınız halde bu durmak da ne? Bir adım ileri atıverin dediler. Fakat
    kimsede o yürek yoktu ki ileriye bir adım atabilsin. Bütün o adımları attık ya dediler,
    hepsi de kolaydı; fakat buradan ileriye bir adım bile atamıyoruz.
    Simdi Ömer’in de o inanısı söylemeden maksadı, aslanın karsısına varınca ona dogru
    atılması gereken o bir adımdı iste. O adımı pek az adam atabilir; haslardan, Tanrı
    yakınlarından baskalarının isi degil bu. O inanç, peygamberlerden baskasına nasib
    olmaz; çünkü onlar, canlarından el yumuslardır.
    Dost, güzel seydir; çünkü dost, dostun hayaliyle kuvvet bulur, gelisir, canlanır. Mecnûn
    ’ a Leylâ’nın hayâlinin kuvvet vermesine, o hayâlin, Mecnûn’a gıda olması sasılır mı?
    Geçici sevgiyle sevilen sevgilinin hayâlinde bu kadar güç-kuvvet, bu kadar etki olur,
    sevgilisine bu kadar kuvvet bagıslarsa gerçek dosta, kuvvetler bagıslıyor diye neden
    sasıyorsun? Onun hayâli, görünse de vardır, görünmese de. Hattâ hayâlin de yeri mi?
    O, zâti gerçeklerin canı. Ona hayâl derler amma dünyâ da hayâlle durur. Bu dünyâya
    gerçek diyorsun ya, göze görünüyor, duyuluyor da ondan. O anlamlaraysa hayâl
    diyorsun; oysa ki bu dünyâ, o dünyânın parça-buçugu.
    Is tersine; hayâl olan asıl bu dünyâ.Çünkü o anlam, bu dünya gibi yüzlercesini
    meydana getirir de hepsi eskir, çürür, yıkılır, yok olur-gider. Gene bir baska, bir yeni
    dünya meydana getirir. Fakat temel olan anlam âlemi güzeldir, eskimez; yenilikten de
    münezzehtir, eskilikten de. Onun parça-buçuklarıdır eskilige, yenilige bürünen. Onları
    meydana getirense ikisinden de münezzehtir, ikisinin de ötesindedir. Bir mühendis,
    içinden bir ev kurmayı geçirir, genisligi su kadar, uzunlugu bu kadar olsun... Sofası
    söyle olsun, girilecek yeri böyle olsun diye hayâl ederse buna hayâl demezler; çünkü
    o gerçek, bu hayâlden dogmadadır; bu hayâlin parça-buçugudur. Evet, mühendis
    62
    olmayan, gönlünden böyle bir sey geçirir, böyle bir düsünceye kapılırsa ona hayâl
    derler. Halkın da, mîmar olmayan, mîmarlık bilgisini bilmeyen böyle bir adama sen
    hayâl kurmadasın demesi, süre-gelmis bir âdettir.
    27. BÖLÜM
    Dervisten bir sey sormamak daha iyidir. Çünkü ona bir-sey sorman, âdeta onu
    kıskırtman, yalan icad etmeye zorlamandır. Neden mi? Çünkü ona, bedenine baglı
    biridir soru soran. Ona da bu soruya cevap vermek gerek. Gerçegi söyleyemez; çünkü
    dinleyen kabul etmez; o kisiligin agzı-dudagı, bu çesit bir lokmaya lâyık degildir. Su
    halde ona, anlayısına göre bir yalan cevap uydurmak gerek ki çekilip gitsin. Dervisin
    söyleyecegi her söz de gerçektir, yalan degildir hani; fakat o soruya verilmesi gereken
    cevâba, kendince söz denecek söze, gerçege karsı o cevap, yalan sayılır; duyanaysa
    dogrudur, dogrudan da üstündür.
    Dervisin birinin bir yamagı vardı. Onun içir bir seyler derer-devsirirdi. Günün birinde
    derip- devsirdigi seylerle dervise yemek getirdi. Dervis yedi, yattı. Geceleyin düsü
    azdı. Bu yemegi kimden aldın, getirdin diye sordu. Yamak, güzel bir kız verdi bana
    dedi. Dervis, vallahi dedi yirmi yıldır, düsüm azmamıstı. Bu, onun verdigi yemekten
    oldu.
    Böylece dervisin de çekinmesi, herkesin lokmasını yememesi gerektir. Çünkü dervis
    lâtiftir, her sey tesir eder ona, her sey görünür, belirir onda. Hani temiz, ak bir
    elbisede azıcık bir karalık olsa hemen görünür ya... Onun gibi. Amma bunca yıldır,
    pislikten kararmıs, aklıgı karalıga dönmüs kap-kara bir elbiseye binlerce çesit yag
    63
    damlasa, bu elbisede binlerce çesit kir-pas bulunsa, halka da görünmez, o elbiseyi
    giyene de. Mâdemki is böyle, dervisin de zâlimlerin, haram yiyenlerin, bedenine
    tapanların lokmalarını yememesi gerek. Çünkü, o kızın lokmasından dervisin nasıl düsü
    azdıysa bu çesit adamların lokması da dervise tesir eder, o yabancı lokmanın kötü,
    bozuk-düzen düsüncelere dalar.
    28. BÖLÜM
    Dileyenlerin, gerçek yolcularının virdleri, çabaya, kulluga koyulmalarıdır. Zamanı, islere
    bölmek, her is için bir zaman ayırmak gerek. Böyle yapan, her isi zamanında yapmayı
    âdet edinen kisiyi zaman, bir memur gibi o ise çeker, sürükler. Meselâ sabahleyin
    kalkınca ibâdete koyulmak daha iyidir. Nefis daha yatısmıstır, daha esendir, daha
    arı-durudur; herkes, kendisine yarasan kullugu, kendi miktarınca yapar, yerine getirir.
    "Gerçekten de biz saf kurmusuz elbet; gerçekten de biz, noksan sıfatlardan arı
    oldugunu söyleriz onun." Yüz binlerce saf var; ne kadar daha temiz olursa o kadar ileri
    geçirirler adamı; ne kadar noksanı varsa o kadar geri safa korlar. "Onları Tanrı geriye
    atmıstır; siz de geriye atın." Bu, bir uzun hikâyedir; fakat hiç kaçılamaz bundan. Kim bu
    uzun hikâyeyi kısaltırsa aziz ömrünü, tatlı canını kısaltmıs olur; Tanrı korursa o baska.
    Erenlerin virdlerine gelince: Anlayabilecegin kadar söyleyeyim. Sudur onların virdleri...
    Sabahleyin kutlu canlar, tertemiz melekler, Tanrıdan baska kimseciklerin bilemedigi
    halk; çünkü Tanrı pek kıskançtır, bu yüzden adlarını bile halktan gizli tutar; evet, bunlar,
    onlarla dolasmaya, onlara selâm vermeye gelirler. "Insanların, bölük-bölük Tanrı dinine
    girdiklerini görürsün." "Melekler, her kapıdan, onların, tapılarına girerler. Sen onların
    64
    yanına oturmussun; fakat göremezsin onları, duyamazsın o sözleri, o selâmlan, o
    gülüsleri.
    Sasılmaz buna; hasta, ölüme yakın hayaller görür; yanı basında oturandan haberi bile
    yoktur, ne dedigini duymaz bile. O gerçekler, bu hayallerden bin kere lâtiftir. Bu
    hayalleri bile insan öylesine hastalanmadıkça göremiyor, duyamıyor; o gerçekleri de
    ölmedikçe ölümden önce göremez.
    Erenlerin hallerindeki inceligi bilen, onların ululugunu anlayan ziyâretçi, erenin tapısına
    çın seherden beri bunca melegin, bunca ter tertemiz canın geldigini bilir; böyle bir evrâd
    arasında seyhe zahmet vermemek için bekler de bekler.
    Hani padisahın kapısında, sarayında köleler vardır. Her sabah virdleri vardır onların...
    Her birinin belli bir duragı, belli bir kullugu, belli bir ibâdeti vardır. Kimisi uzaktan
    tapıkılar; padisah bakmaz onlara; görmezlikten gelir onları. Fakat kullar, padisahı da
    görürler, ne yaptıgını da görürler.
    Adam padisah oldu mu virdi sudur artık: Kullar her yandan, onun tapısına gelsinler;
    çünkü kulluk kalmamıstır artık: "Tanrı huylarıyla huylanın" hükmü yerine gelmistir. "Ona
    kulak olurum, göz kesilirim" buyrugu meydana gelmistir. Bu, pek ulu bir duraktır;
    söylemek de yazıktır. Çünkü ululugu, u’yla, le’yle, u’yla anlasılmaz; onun ululugundan
    birazcıgı yol bulsa bu yana; ne u kalır, ne u’nun söylenirken çıktıgı yer... Ne le kalır, ne
    le’nin söylenirken çıktıgı yer. Ne el kalır, ne bel. Varlık biter; ısıklar ordusundan varlık
    sarı yıkılır-gider. "Gerçekten de padisahlar, bir sara girdiler mi, yıkarlar-yakarlar o sarı."
    Bir deve, küçücük bir eve girse o ev yıkılır-gider amma o yıkık yerde de binlerce defîne
    bulunur.
    65
    Defîne yıkık yerde olur;
    Mâmur yerdeyse köpek bulunur, köpek.
    Yolcuların duraklarını uzun-uzadıya anlattık; fakat erenlerin hallerinden ne anlatalım?
    Ona son yok; yolcuların hallerineyse son var. Yolcuların son duragı ulasmaktır. Erenlerin
    son duragı nedir? Öylesine bir bulusma ki ayrılıgı yok mu, yok. Üzüm, tekrar dönüp
    koruk olmaz; olmus meyve, bir daha ham bir hale gelmez artık.
    Halkla konusmayı haram bilirim;
    Fakat senin sözün açıldı mı, sözü uzatır da uzatırım.
    Vallahi uzatmayacagım, kısa kesecegim.
    Kan içiyorum da sen sarap sanıyorsun;
    Can buluyorsun da sanıyorsun ki can veriyorsun.
    Bunu kısa kesen, dogru yolu bırakmıs, filân agaç yakındır diye öldürücü çöle dalmıs
    kisiye benzer.
    66
    29. BÖLÜM
    Hıristiyan Cerrah dedi ki:
    Seyh Sadreddin’in ashâbından bir bölük halk, yanımda yediler-içtiler; sonra dediler
    ki: Sizin sandıgınız gibi Îsâ Tanrıdır, bunun gerçek oldugunu biz de biliyoruz, fakat
    serîati korumak için mahsustan gözlüyoruz, mahsustan inkâr ediyoruz.
    Tanrı aziz sırrını kutlasın, Mevlânâ dedi ki:
    Tanrının düsmanı, yalan söylüyor; hâsâ, olamaz bu. Bu söz, azdırıcı, azmıs, asagılatıcı,
    asagılanmıs, Tanrı esiginden sürülmüs. Seytanın sarabının verdigi esriklikten dogma bir
    söz. Yahûdilerin düzeninden tundan tuna kaçan, boyu iki arsından kısa olan arık bir
    adamın yedi kat gögü koruması nasıl mümkün olur? Her gögün kalınlıgı bes yüz yıllık yol;
    her gögün, öbür gökle arası bes yüz yıllık yol. Her yeryüzünün kalınlıgı bes yüz yıllık yol;
    her yeryüzünün, öbür yeryüzüyle arası bes yüz yıllık yol. Ars’ın altında bir deniz var;
    onun da derinligi bu kadar. O denizde Tanrının bir melegi var; deniz, topugunu asmıyor.
    Daha da kat-kat artık seyler var. Nasıl olur da aklın, bütün bunları düzüp kosanın, o
    arıkların arıgı oldugunu söyler? Sonra Îsâ’dan önce göklerin, yeryüzünün yaratıcısı
    kimdi? Zâlimlerin dediklerinden arıdır o.
    Hıristiyan dedi ki (1): Topraktan olan topraga gitti; temiz olan da temize ulastı (2).
    (1-2) Bu cümleler farsçadır.
    67
    (Mevlânâ) dedi ki:
    Îsâ’nın canı Allah’sa canı nereye gitti? Çünkü can, aslına, yaratanına gider. Asıl oysa,
    yaratan oysa nereye gitti öyleyse?
    Hıristiyan, biz böyle bulduk, buldugumuz yolu tuttuk dedi. Ben de dedim ki:
    Babandan, babanın bıraktıgı seyler arasında kalp, kapkara bir altın bulur da ayarı tam,
    baska bir seyle karısmamıs altın eline geçtigi halde degistirmez, kalpı kabul eder, ben
    bulmusum, yeter dersen; yahut babandan sana, çolak bir el kalsa, sonradan da bir ilâç,
    çolak elini iyi edecek bir hekim bulur da ilâç kullanmaz, hekime basvurmaz, ben elimi
    böyle çolak bulmusum, iyilesmesini istemem dersen; babanın öldügü, senin büyüdügün
    yerin suyu tuzlu olur, sonra da suyu tatlı, bitkisi tatlı, halkı sag-esen bir yere yol bulur
    da oraya göçmeyi dilemez, senden sayrılıkları giderecek tatlı suyu içmek istemez, biz bu
    yeri, sayrılıklar veren bu acı suyu bulmusuz; buldugumuza sarılmısız dersen bu, akıl isi
    degildir.
    Akıllı olan, sagduyu ıssı bulunan kisi, hâsâ, bu isi yapmaz, bu sözü söylemez. Ulu Tanrı
    sana, babanın aklından baska bir akıl, babanın görüsünden baska bir görüs, baska bir
    ayırt edis vermis; görüsünü, aklını boslama; seni asagılık bir hale sokan, sana dogru
    yolu buldurmayan akla uyma.
    Yutas’ın babası, ayakkabı dikerdi. Oysa padisahın tapısına ulastı. Padisah ona,
    padisahların tapısında yapılması gereken edepleri, silâh kullanmayı ögretti, ona en yüce
    bir mevki verdi; o da kesin olarak, biz babamızdan ayakkabı dikmeyi ögrendik; bu
    mertebeyi istemeyiz; a padisahım, sen çarsıda bir dükkân aç bana da ayakkabı dikmeye
    68
    baslayayım, geçinip gideyim demedi. Köpek bile köpekligiyle av avlamayı ögrendi mi,
    padisahın avcısı olur; babasından, anasından buldugunu- gördügünü unutur. Oysa ki
    samanlıklarda, yıkık yerlerde otururdu; lese düskündü. Fakat simdi padisahın ordusuna
    uymada, onların pesine düsmede.
    Dogan da böyle. Padisah onu terbiye ettikten sonra biz, babamızdan, daglardaki
    kovuklarda yuva kurmayı, les yemeyi gördük, padisahın davuluna kulak asmayız, avının
    pesine düsmeyiz demiyor. Hayvanın aklı bile babasından-anasından bulup gördügü
    seyden daha güzelini buldu mu ona sarılıyor da insan, aklıyla, ayırt edisiyle,
    yeryüzündeki yaratıkların hepsinden üstünken, anamdan-babamdan böyle gördüm
    diyor; Allah korusun, ne de kötü insandır bu çesit insan.
    Evet, esenlik ona, Îsâ’nın rabbi, Îsâ’yı üstün etti, kendisine yaklastırdı; Îsâ’ya tapı kılan,
    rabbe tapı kılmıstır; Îsâ’ya uyan, rabbe uymustur derse dogrudur bu söz. Tanrı Îsâ’dan
    daha üstün bir peygamber yolladı da onun elinden Îsâ’dan beliren seyleri, hattâ daha
    da üstününü belirtti mi, o peygambere uymak gerektir; hem de Tanrı için uymak gerek,
    kendisi için degil. Ona tapı kılmak, ancak Tanrı içindir. Onu kendisi için degil, Tanrı için
    sevmek gerek. Zâti Tanrıdan baskasını sevmek de Ulu Tanrıyı sevmektir. "Sonucu
    rabbine varır." Yâni Tanrıdan baskası için bir sey sevsen, Tanrıdan baskası için arayıp
    dilesen gene o sevgi, Tanrıya varır-dayanır; onu da ancak onun için seversin sen.
    Kâ’be’yi örtüyle örtmek, bir hevese uymadan baska bir sey degil;
    But olmaktan kurtulup Beyt oldu ya; beyt sözündeki "y" süs olarak yeter ona (*).
    (*) Bu beyit farsçadır.
    69
    "Gözlerin yaratılıstan kara olusu, sürme çekmeye benzemez." Hani elbisenin yırtık-pırtık
    olusu, zenginligin güzelligini, debdebesini örter ya; elbisenin yeniligi, güzelligi de
    yoksulların yüzlerini, güzelliklerini, olgunluklarını örter; buna benzer iste. Yoksulun
    elbisesi yırtıldı mı, yüregi açılır, gönlü genisler (*).
    (*) Bu bölüm, notlarda belirtilen parçalardan baska, tüm olarak Arapça dır.
    Bas vardır, altın taçla bezenir; bas vardır, altın taç, mücevherlerle süslü taç, onun
    büklüm-büklüm saçlarının güzelligini örter. Çünkü güzellerin kıvırcık saçları, askı çeker mi
    çeker; gönüllerin taht kurdugu yerdir o bas. Altın taçsa cansızdır; o gönül sevgilisini
    örter.
    Süleyman’ın yüzügünü her yerde, her seyde aradık; yoklukta bulduk. Bu güzelle bunca
    düstük-kalktık; yokluga râzı oldugu gibi hiçbir seye râzı olmadı. Zâti ben,
    küçüklügümden beri orospulara düskünüm; isim-gücüm buymus benim; bilmiyorum iste;
    engelleri yokluk gidermede; perdeleri o yakmada. Bütün ibâdetlerin temeli bu; geri
    kalanlar parça-buçuk. Hani koyunun bogazını kesmezsin de ayagına üfler-durursun; ne
    faydası var bunun? Oruç, adamı yokluga götürür; bütün güzelliklerin hazneleri de
    ordadır. "Tanrı, sabredenlerledir."
    Çarsıdaki dükkânda bulunan yenecek, içilecek, kullanılacak, alınacak seylerin, bir
    sanatla ilgili nesnelerin her birinin ipucu, insanın özündeki ihtiyaçtır. Fakat o ipucu
    gizlidir. O sey gerekmiyorsa o ipucu oynamaz, meydana çıkmaz. Böylece her serîatin,
    her dînin, her kerâmetin, peygamberlerden beliren her mûcizenin, her halin... bunların
    her birinin, insanın canında bir ipucu vardır; o gerekmedikçe ipucu oynamaz, görünmez.
    "Biz, ap-aydın kitapta her seyi sayıp döktük, takdir ettik."
    70
    Kötülügü, iyiligi yapan bir midir, iki midir diye (birisi) sordu.
    (Mevlânâ) cevap verdi:
    Karsılıklı konusurken, iskile düsünce kesin olarak iki olur. Çünkü hiç kimse kendisine
    aykırı olamaz, kendisiyle karsılasamaz. Bu yüzden de kötülük, iyilikten ayrılamaz. Çünkü
    iyilik, kötülük olmadıkça olmaz. Anlasıyorlar ya, iyilikten vazgeçmek de kötülükle olur;
    kötülüge düskünlük olmasaydı kötülükten vazgeçmeye de kalkısılmazdı; hiçbir sey de
    meydana gelmezdi.
    Hani Mecûsîler derler ya; Yezdan, iyilikleri yaratandır, Ahriman kötülükleri, istenmeyen
    seyleri yaratan. Cevap verir de deriz ki onlara: Sevilen seyler, sevilmeyen, istenmeyen
    seylerden ayrılmaz ki. Çünkü istenmeyen, sevilmeyen bir tarafı olmayan sevgili
    bulunamaz. Zâti sevgili, istenmeyen, hoslanılmayan seyleri bulunmayan kisidir; fakat
    istenmeyen, hoslanılmayan seylerin yok olması, o çesit seyler olmadıkça mümkün
    degildir. Sevinç, gamın yok olmasıdır hani; amma gamın yok olması, gam olmadıkça
    mümkün degildir; su halde her ikisi de, birbirinden ayrılmayan tek bir seydir.
    Bir de dedim ki:
    Bir sey yok olmadıkça faydası görünmez; hani söz gibi. Sözün harfleri bitmeden, söz
    söylenmeden dinleyen, faydalanamaz. Ârif kisi hakkında kötü söyleyen, gerçekte iyi
    söylüyor sayılır. Çünkü ârif, o kınanan huydan zâti kaçar, o huya düsmandır. Su halde o
    huyu kınayan, ârifin düsmanını kınamada, ârifiyse övmededir; sebebi de su ki:
    71
    Ârif, öylesine kınanan kötü huydan kaçmadadır; kötülükten kaçansa övülmeye geder;
    "Her sey, zıddıyla belirir." Öyleyse ârif, gerçek olarak bilir de der ki: O adam, benim
    düsmanım degil, beni kınamıyor. Ben, kutlu, güzel bir bahçeyim, çevremde de duvar var.
    O duvarın üstünde pislikler var, tikenler var. O bahçeye yolu düsen, bahçeyi görmüyor
    da o duvarı, o pisligi görüyor, onun kötülügünü söylüyor.
    Is böyle olunca bahçe, o dama ne diye kızsın? Bu kötü söz, bahçeye girmek için duvarı
    asmaya ugrasan kisiye zarar verir. Demek ki duvarı kınayıs, bahçeden uzak kalıyor;
    kötüleyen, kınayan da kendisini öldürmüs oluyor. Tanrı rahmet etsin, esenlik versin,
    Mustafâ da "Ben güle-güle öldürenim" buyurmustu ya. Yâni benim bir düsmanım yoktur
    ki kızarak öldüreyim onu demektir bu. Mustafâ, o kâfir, kendi kendini yüz çesit
    öldürmesin diye onu bir çesit öldürür-gider de bu yüzden güle-güle öldürmüs olur.
    30. BÖLÜM
    Polis, tutmak için boyuna hırsızları arar; hırsızlar da ondan kaçar. Hırsızın polisi tutmak
    için araması, görülmemis bir seydir. Ulu Tanrı, Bayezîd’e, ey Bayezîd dedi, ne istiyorsun?
    Bayezîd, istememeyi istiyorum dedi. Simdi, insanda iki hal vardır ancak; ya ister, ya
    istemez. Simdilik hep istememek, insanlık huyu degildir. Kendisinden tümden bosalmıs,
    varlıgı hiç kalmamıs kisinin halidir bu. Varlıgı kalmıs olsaydı onda, o insanlık huyu da
    kalırdı; yâni isterdi, istemezdi. Ulu Tanrı onu olgunlastırmak, tümden seyh yapmak
    istemisti. Bundan sonra da onda öylesine bir hal belirir ki oraya artık ikilik, ayrılık
    sıgmaz, tümden ulasmak belirir, birlik meydana gelir. Bir sey istersin, o da kolay-kolay
    ele geçmez; bütün zahmetler, bundan meydana gelir; istemedin mi, zahmet de kalmaz.

    _________________
    İLİM BİR NOKTA İDİ CAHİLLER ONU ÇOĞALTTI
    İNSANLAR VAV GİBİ DOĞAR BİRAZ DOĞRULDUKLARINDA KENDİLERİNİ ELİF ZANNEDERLER
    HER ŞEY ELİFLE DÖNÜYOR ELİFE DÖNÜYOR
    KORKAKLIKTA AR İLERLEMEKTE ŞEREF VE İTİBAR VAR İNSAN KORKMAKLA KADERDEN KURTULA
    MAZ
    Sayfa başına dön Aşağa gitmek
    Kullanıcı profilini gör
    haydarı kerrar



    Mesaj Sayısı: 355
    Kayıt tarihi: 01/07/10
    Nerden: ANKARA

    MesajKonu: Geri: Mevlana Fihi Ma Fih Adlı Eseri 2   Ptsi Ağus. 23, 2010 11:13 pm

    72
    Insanlar kısım-kısımdır; bu yolda mertebeleri vardır onların. Kimisi, çalısa-çabalıya bir
    yere ulasır ki içinden geçen seyi, düsüncesine gelen seyi yapar; insanın da elindedir bu.
    Fakat içine bir istek gelmesin, bir düsünceye kapılmasın; bu, adamın elinde degildir.
    Istegi,düsünceyi Tanrı cezbesinden baska bir sey gideremez insandan. "De ki: Gerçek
    geldi, aslı olmayan gitti." "Geç a inanç ıssı; ısıgın atesimi söndürdü." Inanç ıssı, gerçek
    inanca tümden ulasırsa o, Tanrı ne dilerse onu yapar, ister onun cezbesi olsun, ister
    Tanrı cezbesi olsun.
    Hani peygamberlerden, Mustafâ’dan sonra baskalarına vahiy gelmez artık diye bir
    sözdür, söylerler ya; neden gelmesin? Gelir; gelir amma vahiy demezler ona; anlamı da
    su: "Inanan, Tanrı ısıgıyla bakar-görür." derler hani. Tanrı ısıgıyla bakan, her seyi görür;
    önü de görür, sonu da; önünde olmayanı da görür, olanı da. Tanrı ısıgından nasıl olur
    da bir sey örtülü kalır? Örtülü kalırsa Tanrı ısıgı degildir o. Su halde vahiy demeseler de
    vahyin anlamı var.
    Tanrı râzı olsun ondan, Osman, halîfe olunca minbere çıktı. Halk, ne diyecek diye
    bekliyordu. Sustu, hiç söylemedi, halka bakmaya koyuldu. Halka öylesine bir hal geldi,
    öylesine vecde daldılar ki dısarı çıkmalarına imkân kalmadı; birbirlerinden, nerde
    oturduklarından haberleri bile yoktu. Yüz ögütle, yüz hutbeyle bu güzelim hali elde
    edemezlerdi. Öyle faydalar elde ettiler, öylesine sırlar açıldı onlara ki bunca ibâdetle,
    bunca ögütle bunları elde edememislerdi. Meclisin sonuna dek öylece bakıyordu onlara,
    hiçbir sey söylemiyordu. Minberden inecegi zaman "Is gören imam, söz söyleyen
    imamdan daha hayırlıdır size" buyurdu. Çünkü sözden maksat, dinleyene fayda vermek,
    gönlünü yumusatmak, huylarını degistirmektir. Sözden elde ettiklerinin kat-kat fazlasını
    sözsüz elde ettiler. Bu bakımdan buyurdugu söz, gerçegin ta kendisiydi.
    73
    Simdi geldik suna: Kendisine is gören dedi amma minberdeyken gözle görülebilecek bir
    is de yapmadı. Namaz kılmadı, Hacca gitmedi, sadaka vermedi, bir sey okumadı,
    söylemedi; hutbe bile okumadı. Anladık ya artık; is-güç bu görünen is-güç degil yalnız.
    Su görünenler, o isin-o gücün sekli, o is-güçse bunun canı. Iste simdilik Mustafâ, Tanrı
    rahmet etsin, esenlikler versin, "Sahâbem yıldızlara benzer, hangisine uyarsanız dogru
    yolu bulursunuz" buyurdu ya; birisi yıldıza bakar, gidilecek yolu gidilmeyecek yoldan
    ayırdeder, yola düser. Yıldız, ona söz söyler mi hiç? Ancak yıldıza bakar, yolunu bulur,
    varacagı yere varır. Böylece Tanrı erenlerine de bakarsın; olabilir ki onlar, sende
    tasarruf ederler de sözsüz-lâfsız, dedi siz-kodu suz maksadını elde edersin, ulasma,
    bulusma duragına götürürler seni.
    Sevgiyi kolay sanan bir bana baksın;
    Halim anlatır ona; korkutur onu elbet.
    Tanrının dünyâsında olmayacak seye dayanmadan daha güç hiçbir sey yoktur. Meselâ,
    bir kitabı okumussun, düzeltmissin, harekelemissin; birisi, yanında oturmus, o kitabı
    yanlıs okuyor; dayanabilir misin buna? Mümkünü yok. Onu okumamıs olsaydın, ister
    dogru okusun, ister yanlıs, bir farkı olmazdı sence; çünkü yanlısını dogrusundan ayırt
    edemezdin. Su halde olmayacak seye dayanmak, pek büyük bir savastır.
    Simdi peygamberlerle erenler de kendilerini savasa sokmazlar, güce kosmazlar. Önce
    dilerlerken, nefislerini öldürmek, dileklerinden, özlemlerinden geçmek için
    savasmıslardır; bu, en büyük savastır. Eristiler mi, eminlik duragını yurt edindiler mi,
    onlara egri-dogru, her sey açılır, görünür artık. Dogruyu egriden ayırt ederler, görürler.
    Fakat gene de büyük bir savas içindedir onlar. Çünkü bu halkın bütün isi-gücü egridir.
    74
    Onlar da görürler, dayanırlar. Yüz tane egriden birini söylerler; o isi isleyene güç
    gelmesin derler; geri kalan egri islerini örterler. Üstelik o egri is dogrudur diye onu
    överler de; böylece birer-birer o egrilikleri bırakmasına çalısırlar.
    Hani bir ögretmen, çocuga yazı ögretir. Çocuk, harfleri ögrenip yazmaya basladı mı bir
    satır yazar, ögretmene gösterir. Ögretmene göre hepsi de egridir, hepsi de kötü. Fakat
    ögretmenlik sanatı dolayısıyla hos görür de hepsi güzel, ne de güzel yazmıssın, tuh-tuh
    nazar degmesin; yalnız su harfi kötü yazmıssın; söyle yazman gerek bir de su harfi kötü
    yazmıssın der; bir satırdan birkaç harfi kötüler, söyle yazman gerek diye ona gösterir.
    Çocugun gönlüne ürküntü gelmesin, yüregi gevsemesin diye geri kalan harfleri
    begenmis görünür. Çocuk da bu begenise aldanır, yüregine güç-kuvvet gelir. Böylece
    çocuga yavas-yavas ögretir, yardımda bulunur.
    Tanrı dilerse umarız ki Ulu Tanrı, Emîr’in dileklerini kolaylastırır; gönlünde ne varsa, neyi
    istiyorsa verir. Gönlünde bulunan, fakat ne oldugunu bilmedigi için istemedigi devletleri
    de kolaylastırır, verir de onları görüp seyredince, kendisine ulasan o bagısları elde
    edince önceki dileklerine bakar da utanır; önümde böyle bir sey varmıs, böylesine bir
    devlet, böylesine bir nimet varken nasıl oldu da o dileklerde bulundum diye utançlara
    dalar-gider. Simdi vergi ona derler ki insanın ne vehmine gelir, ne aklından geçer.
    Çünkü insanın vehmine gelen sey, kendi himmetincedir, kendi miktarınca; Tanrı
    vergisiyse Tanrı miktarıncadır.
    Su halde Tanrı vergisi, Tanrıya lâyık olan vergidir, kulun vehmine, kulun himmetine lâyık
    olan degil. "Ne göz görmüstür, ne kulak duymustur, ne de insanın hatırından geçmistir."
    Her ne kadar sen, vergilerimi umuyordun amma gözlerin gördügü, kulakların, o çesit
    seyleri duydugu, gönüllere onlara benzer seylerin geldigi nimetleri umuyordun; benim
    75
    vergimse bütün onlardan dısarı, bütün onların ötesinde.
    31. BÖLÜM
    Yakıyn sıfatı, olgun bir seyhtir; güzel, gerçek sanılar da onun müritleridir. Ayrı-ayrı
    dereceleri var, bunların. Sanı, dogruya yakın sanı, dogruya daha da yakın sanı; böylece
    gider iste. Sanı, ne kadar artık olursa inanca o kadar yakındır, yalandan-yalanlamadan
    o kadar uzak. "Abû-Bekr’in inancı tartılsa." Bütün dogru sanılar, inançtan süt emerler de
    gelisirler. Bu süt emme, büyüyüp gelismede bilgiyle, isle sanının artmasına isarettir;
    böylece her bir sanı, inanç olur, inançta tümden yok olur-gider; çünkü inanç haline geldi
    mi, sanı kalmaz.
    Su bedenler dünyasında görünen seyhlerle müritler, o inanç seyhiyle müritlerinin
    sekilleridir. Delili de su: Bu görünen sekiller, zamandan zamana, yüzyıldan yüzyıla
    degisirler; fakat inanç seyhiyle çocukları sayılan dogru sanılar, devirler geçer, yüzyıllar
    asar da gene dünyada, degismeden dururlar. Yanıltıcı, azdırıcı, yalanlayıcı sanılar da
    inanç seyhinin sürgünleridir. Her gün ondan, biraz daha uzaklasırlar; her gün biraz
    daha alçalırlar; çünkü her gün, o kötü sanıyı çogaltmaya, gelistirmeye ugrasırlar.
    "Gönüllerinde sayrılık var da Tanrı, sayrılıklarını arttırır onların."
    Deve sahipleri hurma yer, develer de tiken yer. Ulu Tanrı demistir: "Bakmazlar mı
    deveye?" "Ancak tövbe eden, inanan, iyi iste bulunan baska"; "Tanrı onların
    kötülüklerini iyiliklere döndürür." Sanıyı bozup kötülestirmek için ugrasmaya koyuldu
    mu, o anda sanıyı düzene sokmaya kuvvet olur bu ugrasma.
    76
    Bu, suna benzer hani: Bilgin bir hırsız tövbe eder de polis olur. Hırsızken hırsızlık,
    yankesicilik için çalısıp ugrasması, artık adalette bulunmasına, ihsanda bulunmasına bir
    kuvvet olur. Önce hırsız olmayan öbür polislerden de üstündür. Çünkü hırsızlıkta
    bulunmus olan bu polis, hırsızların yolunu-yordamını bilir, hırsızların halleri kapalı-örtülü
    kalmaz ona. Bu çesit adam, seyh olursa pek olgun olur, dünyada kılavuz kesilir,
    zamanın Mehdî’ si olur.
    32. BÖLÜM
    Bizden kaçın, yaklasmayın bize dediler; Ihtiyacım size, nasıl çekinir, kaçarım
    sizden? (1)
    Sunu bilmek gerek ki herkes, nerde olursa olsun, muhtaç oldugu seyin yanı basındadır,
    ondan ayrılamaz. Her hayvan, muhtaç oldugu seyin yanı-basındadır, onunla beraberdir.
    "Muhtaç oldugu sey, ona babasından da yakındır, anasından da; onunla bitisiktir o"(2)
    muhtaç oldugu sey, onun bagıdır, onu bir yular gibi o yana bu yana çeker-durur.
    Bir adamın kendi kendini baglamasına imkân yoktur; çünkü insan, bagdan kurtulmayı
    ister. Bagdan kurtulmak isteyenin baglanmayı istemesine imkân yok. Öyleyse kesin
    olarak onu, bir baskası baglamıstır. Meselâ saglık isteyenin kendini sayrı etmemesi
    gerekir. Çünkü hem sayrılık istemesine, hem de sayrık istemesine imkân yok. Madem ki
    muhtaç oldugu seyin yanı basındadır; muhtaç oldugu seyi verenin de yanı basındadır o.
    Madem ki yularlıdır; yularını çekenin, kendisine yular takanın da yanı basındadır. Yalnız
    gözü yulardadır da o yüzden üstün degildir, o yüzden degersizdir o. Gözü yuları
    çekende olsaydı yulardan kurtulurdu; yuları çeken, yular kesilirdi ona. Çünkü yularsız,
    77
    yuları çekenin pesine düsmez de o yüzden yular takılır ona; gözü, yuları çekende
    degildir. Hasılı "Büyüyüp bir hortuma dönen burnuna yakında, bir damgadır, vururuz"
    Madem ki yularsız pesimizden gelmiyor; biz de agzına, burnuna gem vuralım da
    istemeden çekelim-sürüyelim onu.
    Sekseninden sonra oyun olur mu derler;
    Ben de sekseninden önce oyun olur mu dedîm(3)
    Ulu Tanrı, kendi lûtfundan ihtiyarlara öylesine bir çocukluk bagıslar ki çocukların
    haberleri bile yoktur ondan. Çocuklar, dünyâyı yeni görmüslerdir; bıkmamıslar,
    usanmamıslardır dünyâdan; bu yüzden çocukluk, onları yep-yeni bir yasayısa atar da
    sıçratır, hoplatır, güldürür onları; oynama istegi verir onlara. Bu ihtiyar da dünyâyı yeni
    görür.
    Gerçekten de ihtiyarlıgın kadri pek yüce;
    Saçlar agarmaya basladı mı yeniden oyuna dalıyor insan.(4)
    Demek ki ihtiyarlıgın ululugu, Tanrı ululugundan artmada; kadri, Tanrı yüceliginden
    yücelmede; çünkü Tanrı ululugunun baharı beliriyor. Güz mevsimine benzeyen ihtiyarlık
    o baharı yenebilir mi, güzlük huyunu bırakmaz mı? Böyle bir sey olsa Tanrı baharının
    üstünlügünün arıklasması gerekir; bir disin düsmesiyle Tanrı baharının gülmesi azalır;
    bir saçın agarmasıyla Tanrı ihsanının yesilligi kaybolur-gider; güz yagmurlarının
    yagmasıyla gerçekler bahçesi sararır-solar demektir. "Tanrı, zâlimlerin dediklerinden çok
    78
    yücedir, münezzehtir o sözlerden."
    (1) Bu beyit Arapça dır.
    (2) Tırnak içindeki cümle Arapça dır.
    (3-4) Aynı siirden olan bu iki beyit de Arapça dır.
    33. BÖLÜM
    Onu vahsi bir hayvan seklinde gördüm.(*) Üstünde bir tilki postu vardı. Tutmak istedim.
    Küçücük bir odadaydı; deliklerden dısarıya bakmadaydı. Derken ellerini kaldırdı; su
    yana-bu yana sıçramaya koyuldu. Sonra onun yanında Tebrizli Celâl’i gördüm. Bir
    hayvan seklindeydi; benden ürktü. Yakaladım onu; beni ısırmak istiyordu. Basını
    ayagımın altına aldım, adam-akıllı ezdim onu; içinde ne varsa dısarıya fırladı. Ondan
    sonra derisinin güzelligine baktım. Bu deriye dedim, altın, mücevher, inci, yakut,
    bunlardan da kıymetli seyler doldurulsa deger. Sonra da dedim ki: Ben alacagımı aldım;
    a ürkek hayvan; sen diledigin yere kaç; ne yanı görürsen o yana sıçra. Zâti o,
    yenilmeden korktu da o yüzden sıçradı; oysa ki kutlulugu, yenilmesindeydi.
    Gerçekten de o, akan yıldızların âni hareketlerini ve bundan baska daha da bâzı seyleri
    gösteriyordu sanki. Onun gönlüne, her seyi anlama dilegi geldi. Fakat bu yolu tutup her
    seyi bellemeye çalısan ve bundan tat duyan herkes, bunu elde edemez; buna imkân
    yoktur. Çünkü ârifin öylesine bir hali vardır ki bu tuzaklarla avlanamaz; bu av, ne kadar
    düz ve saglam olursa olsun, bu tuzaklarla avlanmaya da lâyık degildir.
    Anlayıslı birinin, kendisini anlayabilmesi, ancak ârifin elindedir. Hiçbir kimse, o istemezse
    ârifi anlayamaz. Sen pusuya oturmussun; avlanmak istiyorsun. Av sa seni görüyor; ne
    79
    kurdugunu, ne düzende bulundugunu da görüyor. Av, diledigini yapabilir; geçip
    giderken senin tasarladıgın yoldan senin pusu kurdugun yerden geçmez; kendi bildigi,
    diledigi yoldan geçer-gider.
    "Tanrının yeryüzü genistir." "Onun bilgisinden, diledigi miktardan baskasını
    kavrayamazlar." Sonra bu incelikler, senin diline, senin anlayısına düstü mü, incelikleri
    kalmaz ki; hattâ sana ulastıklarından bozulur-gider onlar, Hani bozuk olsun, düzgün
    olsun, ârifin agzına düsen, anlayısına-kavrayısına ulasan her seyin, Tanrı yardımlarıyla,
    Tanrı lûtuflarıyla örtülüp bambaska bir seye döndügü gibi.
    Sopayı görmez misin hele? Mûsâ’nın elinde nasıl degisti, sopalıgı kalmadı. Hannâne
    diregiyle Peygamber’in elindeki çöp, Mûsâ’nın agzındaki duâ, Dâvûd’un elindeki demir
    de böyle; Dâvûd’a karsı daglar da böyle; bunlar da oldukları halde kalmadılar,
    olduklarından bam-baska bir hale döndüler. Iste ince anlamlar, dualar da karanlık,
    beden âlemine baglı bir ele düserlerse oldukları gibi kalmazlar.
    Senin varlıgın sende oldukça
    Ibadet bile etsen Kâ’be meyhâneye döner.
    "Kâfir, yedi mîdeyle yemek yer." Bilgisiz dösemecinin seçtigi su esek sıpası da yetmis
    mideyle yemek yiyor; bir mîdeyleyse bile öyle geliyor adama. Çünkü sevilmeyen adamın
    her seyi, her isi sevilmez. Sevilenin yaptıgı her sey sevimli görünür.
    Dösemeci burada olsaydı yanına gider, ona ögüt verirdim; onu evden atıp kendinden
    80
    uzaklastırıncaya dek de yanından ayrılmazdım. Çünkü o, dösemecinin kanını, gönlünü,
    canını, aklını bozuyor. Keske sarap içmek gibi kötülüklere alıstırsaydı onu; çünkü bunlar,
    yardımcının yardımlarıyla düzelir-gider. Oysa ki o, evi seccâdelerle doldurdu. Ne olurdu
    dösemeci, onu bu seccâdelere sarıp da yaksaydı; dösemeci, ondan da kurtulurdu,
    serrinden de; çünkü o, yardımcı hakkındaki inancını bozuyor, göz göre-göre önünde
    alay ediyor, kovuculukta bulunuyor da dösemeci susup duruyor, kendini öldürüyor
    âdeta.
    Dösemeciyi tesbihlerle, virdlerle, namazlarla avlamıs. Dilerim Tanrı, bir gün dösemecinin
    gözlerini açsın; elbette açar; açar da ne yoksunluklara düstügünü, yardımcı Tanrının
    rahmetinden ne kadar uzaklastıgını görür, eliyle basını keser onun; ona der ki: Beni
    öldürdün; bütün suçlar bende toplandı; bütün kötü islere ben daldım; kötü islerimi,
    azgın, bozuk inançlarımı, evin bir bucagında otururken sırtıma yüklenmisim; bunu böyle
    gördüler; bunları yardımcıdan gizliyordum; hepsini de sırtıma yüklenmistim; oysa, ondan
    gizlediklerimi hep anlıyordu da ne diye saklıyorsun diyordu bana; canım, elinde olana
    and olsun, o gizli sekilleri bir çagırsam hepsi de birer-birer önüme gelir, ap-apaçık
    görünür; kendini gösterir, halinden haber verir. Ibâdet yolunu tutarak kulları Tanrı
    yolundan azdıran, onların yollarını kesen bu çesit yol kesicilerden Tanrı kurtarsın
    mazlumları.
    Padisahlar, savaslarda bulunamayan sehir halkına, savas erlerinin savasını
    seyrettirmek, düsmanların baslarını nasıl kestiklerini, kellelerin meydanda nasıl
    yuvarlandıgını, erlerin saldırısını, geri çekilisini, kaçısını göstermek için meydanda
    top-çevgen oynatırlar. Meydandaki bu oyun, gerçek savası göstermek için bir usturlaptır
    sanki. Tanrı ehlinin namaz kılması, semâ ’etmesi de buna benzer iste. Gizlilik âleminde
    kendilerine has olan Tanrı buyruklarına nasıl uyduklarını, Tanrının yapma dedigi islerden
    81
    nasıl çekindiklerini göstermek içindir namazları, semâ’ları. Semâ’da nagmeler irsâd
    eden, namazdaki imama benzer; semâ edenler de ona uymuslardır. Nagmeci, agır
    ırlarsa semâ’ da agır olur, hızlı ırlarsa semâ’da hızlasır. Bu da, özden gelen, içten
    duyulan yap, yapma diye buyruk verenin buyruguna uymayı gösterir.
    (*) Bu cümle Farsça, ondan sonra bu bölüm, bir beyitten baska sonuna dek Arapça dır.

    _________________
    İLİM BİR NOKTA İDİ CAHİLLER ONU ÇOĞALTTI
    İNSANLAR VAV GİBİ DOĞAR BİRAZ DOĞRULDUKLARINDA KENDİLERİNİ ELİF ZANNEDERLER
    HER ŞEY ELİFLE DÖNÜYOR ELİFE DÖNÜYOR
    KORKAKLIKTA AR İLERLEMEKTE ŞEREF VE İTİBAR VAR İNSAN KORKMAKLA KADERDEN KURTULA
    MAZ
    Sayfa başına dön Aşağa gitmek
    Kullanıcı profilini gör
     

    Mevlana Fihi Ma Fih Adlı Eseri 2

    Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
    1 sayfadaki 1 sayfası

     Similar topics

    -
    » Mevlana Celaleddin Rumi'den..
    » İnsanı Hayvandan Ayıran Fark EDEB'tir...!!!
    » Eminbey KoLeji
    » Mevlananın Sözleri

    Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
    buharalıbilvanisli.com :: İslam Ahlakı ve Tasavvuf :: Nakşibendi :: Mektubat-ı Rabbani :: Mektubat-ı Hazret :: Minah :: İşaretler :: Gavs Abdulhakim (k.s.a) Sohbetler :: Diğer Tasavvufi Eserler-