buharalıbilvanisli.com

Sofilerin Buluşma Noktası Buhara
AnasayfaAnasayfa  TakvimTakvim  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
buharalıbilvanisli.com Son Konular
KonuYazanGönderme Tarihi
Salı Şub. 08, 2011 11:13 am
Cuma Ocak 28, 2011 9:56 am
» ykmz
Salı Ocak 11, 2011 10:43 pm
» ykmz
Salı Ocak 11, 2011 10:41 pm
Çarş. Ocak 05, 2011 8:01 am
Çarş. Ocak 05, 2011 7:57 am
Çarş. Ocak 05, 2011 7:40 am
Salı Ocak 04, 2011 6:58 pm
Salı Ocak 04, 2011 6:32 pm
Salı Ocak 04, 2011 6:32 pm
Salı Ocak 04, 2011 9:37 am
Ptsi Ocak 03, 2011 7:15 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 7:02 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 6:55 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 6:43 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 6:27 pm
Perş. Ara. 30, 2010 10:23 am
Perş. Ara. 30, 2010 8:27 am
Paz Ara. 26, 2010 2:53 pm
Paz Ara. 26, 2010 2:43 pm
Cuma Ara. 24, 2010 8:11 pm
Cuma Ara. 24, 2010 1:34 pm
Cuma Ara. 24, 2010 8:50 am
Perş. Ara. 23, 2010 1:19 pm
Perş. Ara. 23, 2010 8:12 am
Similar topics

    Paylaş | 
     

     Azîz Mahmud Hüdâyî Hz.’nin Habbetü’l-Mahabbe ( Sevgi Tohumu ) Adlı Risalesi

    Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
    YazarMesaj
    ŞaHa Meftun

    avatar

    Mesaj Sayısı : 139
    Kayıt tarihi : 30/06/10
    Nerden : Ankara

    MesajKonu: Azîz Mahmud Hüdâyî Hz.’nin Habbetü’l-Mahabbe ( Sevgi Tohumu ) Adlı Risalesi   Perş. Eyl. 16, 2010 6:53 pm



    Azîz Mahmud Hüdâyî Hz.’nin
    Habbetü’l-Mahabbe Adlı Risalesi

    Sevgi Tohumu
    Bismillahirrahmanirrahim
    “Filizini yaran, onu güçlendiren, kalınlaştıran ve dimdik ayakta duran” ekin misali
    sevdiği ve seçkin kıldığı kimselerin kalbinde sevgi tohumunu yeşerten Allah’a
    hamdolsun. “Sonra ona yaklaşan ve sarkan, yayın iki ucu kadar veya daha
    yakın olan” sevgiliye, Onun âline, ashabına ve Allah’tan kendilerine güzellik geçen
    sevenlerine salat ve selam olsun. Bu, sevenlere hitaben yazdığım ve adını
    sevgi tohumu olarak koyduğum bir risaledir. Çünkü o, her bir başağında yüz tane
    olmak üzere yedi başak veren bir tohum gibidir. Allah’a ulaşmaya vesile olması
    nı ümit ettiğim bölümlerden oluşmaktadır. Başarı Allah’tandır.
    Birinci Bölüm
    Allah sevgisini ele almaktadır. Allah onları, onlar da Allah’ı severler. Allah onları
    herhangi bir sebebe bağlı kalmaksızın inâyeti gereği sever. Onlar ise Allah’ı
    herhangi bir sıfatından dolayı değil zatı için severler. Zira sıfatları sevmek tecelli
    edişine göre farklılık gösterebilir. Nitekim Allah’ın Latîf sıfatını seven kimsede
    ona kahr sıfatıyla tecelli etmesi durumunda sevgiden eser kalmaz. Keza,
    mün’im sıfatını sevenin sevgisi müntekim sıfatıyla tecelli ettiğinde yok olur gider.
    Öte yandan Allah’ın zatını sevmek kalıcı olup farklı tecellilerle değişmez.
    Böyle bir sevgiye sahip olan kimse nimete kavuşunca şükrettiği gibi, sıkıntı karşı
    sında da şükreder. Hâlbuki sıfatları seven kimse sıkıntı durumunda şükretmez
    sabreder. Bu konuda Yahya b. Mu’âz şöyle der: Esasen sevgi; iyilikle artmaz, sı-
    kıntıyla eksilmez. Denilir ki, kulların sevgisi konusunda üç derece vardır:
    .
    Birincisi
    Avâmın (sıradan kimselerin) sevgisi. Bu sevgi, nimeti ve iyiliği görmekten kaynaklanır.
    Böyle bir sevgiye sahip olan kimse mükâfatını arzular, ateşten korkar.
    İkincisi
    Havasın (seçkin kulların) sevgisi. Mükemmelliği gözlemlemekten kaynaklanır.
    Bu tarz, ‘Allah’a mükâfatını beklemeksizin onu yüceltmek için ibadet edeceğim.’
    sözünde olduğu gibi Allah’ı yüceltmeye yönelik bir sevgidir. Böyle bir sevgiye
    sahip olan kimse kalbini kâh Allah’ın cemali kâh celâliyle meşgul edeceğinden
    O’ndan başkasını kalbinden atmak zorundadır.
    Üçüncüsü
    Ehassu’l-havâsın (en seçkin kulların) sevgisi. Kulun ulaşabileceği en yüce gayedir.
    Bu sevgi, “gizli bir hazineydim, bilinmeyi istedim, bu nedenle tanınmak için
    mahlûkâtı yarattım.” sırrındaki Hakk’ın ezelî sevgisinden kaynaklanan cezbelerden
    gelmektedir. Bu derece, ilki fiillerden, ikincisi sıfatlardan kaynaklanan di-
    ğer iki dereceden farklıdır.
    Üçüncü derecedeki ehassu’l-havâs olanlar “kendilerine bizden bir iyilik geçenler”
    (21. Enbiyâ, 101) âyetinde belirtildiği gibi ilk inâyet gereği Allah’ı kemaliyle
    bilenlerdir. Allah bu âyette ezeli sevgisinden bahsetmiş ve inâyeti gereği onlar
    O’nu sevmeden O, onları sevmiştir.
    Ubeydullah b. Hasen şöyle demiştir: Benim Rum bir cariyem vardı. Bazı geceler
    bende uyurdu. Bir keresinde onu aradım ama bulamadım. Bunun üzerine kalktım
    sağa sola baktım. Derken onu secdede: “Allah’ım bana olan sevginle beni bağışla”
    diye dua ederken buldum. Bunun üzerine öyle deme, “Sana olan sevgimle beni ba-
    ğışla.” diye dua et dedim. O da bana şu cevabı verdi: “O, sevgisiyle şirkten kurtarıp
    İslam’a ulaştırdı beni. Çoğu insanlar uyurken sevgisiyle uykudan uyandırdı beni.”
    Bunların Allah’a olan sevgisi sebepsizdir. Allah onları Adem’den var edince sevgisi
    kalplerine tecelli etti. Bu sevgi onları cezbederek kendilerini unutturdu. Dolayı
    sıyla onlar, dünyaya bu özellikleriyle geldiler. Gücüyle odunu yok eden, ancak
    hiç bir şey olmamış gibi varlığını sürdüren ateş misali, baskınlığına rağmen
    sevene zarar vermeyerek varlığını devam ettirmesi sevginin espirisidir. Çünkü
    sevgi her şeyi yok eder.
    Rivâyet olunur ki, birisi şeyh Ebû Sa’îd’in huzurunda “O, onları, anlar da O’nu
    severler” (el-Bakara 2/165) âyetini okudu. Bunun üzerine şeyh kâinattaki her şey
    onun yaratması olması nedeniyle Allah yalnızca kendini sever dedi. Zira yaratı
    cı yarattığını övdüğünde kendini övmüş olur. Bu durumda sevgi O’nu aşmaz.
    Dolayısıyla O, sadece kendini sevmiş olur.
    Cüneyd-i Bağdâdî es-Serî’nin şöyle dediğini nakleder: İki kişi arasındaki sevgi,
    biri diğerine “Ey ben!” diye seslenirse geçerli olur.
    Semnûn sevgiden söz edince mescidin lambalarının kırıldığı rivâyet olunur. İbrahim
    b. Fâtik şöyle demiştir: Semnûn’un sevgiden söz ettiğini işittim. Derken
    yanına küçük bir kuş geldi. Ona yaklaştıkça yaklaştı ve önünde durdu. Sonra
    kan gelinceye kadar gagasıyla toprağa vurdu ve öldü.
    Semnûn sevgiyi marifete, diğerleri ise marifeti sevgiye tercih ederdi. Doğrusu
    sevgi, muhakkiklerin gözünde lezzette yok olmak; marifet ise hayretle izlemek
    ve heybette yok olmaktır.
    Bazı büyükler “sevgi, fenâ ve mahvın başlangıcıdır” demişlerdir. Mahv üç derecedir.
    • Fiillerin Hakk’ın fiilinde yok olması
    • Sıfatların Hakk’ın sıfatında yok olması
    • Zatın Hakkın zâtında yok olması
    Sevgi, avâmın varabileceği derecelerinin sonuncusu, havasın derecelerinin başlangı
    cıdır. Kendilerine Allah’tan bir iyilik gelenlerin dışında kalanlar ve yokluk
    vadisinde olanlar havasın zayıflarıdır. Sevenler sevdiğine halisâne hizmet eden
    kullardır. Onların dışında kalanlar bir amaç veya bir bedel için çalışan ücretlilerdir.
    Sevgi, yakınlığa götüren tam bağımlılık ve zâti secdeyi ifade eder. Allah
    c.c. şöyle buyurur: “secde et ve yaklaş” (el-Alak 96/19) Bunun üzerine Hz. Peygamber
    söz konusu secdede “Cezalandırmandan affına, öfkenden rızana, senden
    sana sığınırım.” diyerek fiiller, sıfatlar ve zatın yok olma derecelerine işaret etmiştir.
    şunu bil ki, sevgi ağacı gönül bahçelerinde yeşerir. Gaybı bilenin ihsan ve kerem
    havuzunda gelişir. Bu konuda kudsî hadiste şöyle buyrulmuştur: “Gizli bir
    hazineydim, bilinmeyi istedim, bu nedenle tanınmak için mahlükatı yarattım.
    Onlara beni tanımaları için nimetlerimle yaklaştım ” Zâti ilahi aynu’l-cem ve
    gayb aleminde gizli olan kemalâtını göstermek istedi. Bunları havâsa bahşetti ve
    şuhûd âleminde var etti. Sıfatlarını görünce kendisini tanımaları için nimeti ve
    külfetiyle onları sınadı. Böylece başlangıçta maden ve hazine oldukları gibi sonunda
    da ona yardımcı olmalarını murad etti. Sevgi Allah’tan gelen ve ona dönecek
    olan bir hakikattir. “İyi biliniz ki, işler ona döner.” (eş-Şûra 42/53) O, seven,
    sevilen; isteyen, istenilendir. Denilir ki, sevdiğini söylemek kolay, ama sevginin
    gereğini yapmak zordur.
    Bu konudaki samimiyet belirtileri şunlardır:
    • Aradaki perdeden kurtulmak için ölümden nefret etmemektir. Çünkü gerçek
    anlamda seven kimse sevgilisine ulaşmaktan hoşlanmamazlık etmez.
    • Allah’ın rızasını nefsinin arzularına tercih etmesidir.
    • Allah’ı zikretmeyi sevmesidir. Çünkü seven sevdiğini çokça hatırlar ve anar.
    • Allah’a ve rasülüne atfedilen her şeyi sevmesidir. Zira sevgi arttıkça O’nun tarafı
    ndan yaratılan ve var edilen her şeyi gerçek sevgilinin yaratması olduğundan
    sever.
    • Sevgiliyle yalnız kalması ve ona münacât etmesidir.
    Yahya b. Muâz şöyle der: “Sevdiğini iddia edip de haddini bilmeyen yalancıdır.”
    Cüneyd-i Bağdadî şöyle der: “Sevgi gerçek olursa aradaki resmiyet kalkar.”
    Üstad Ebû Ali bu bağlamda şu beyti okur:
    Olursa sevgi, bir toplulukta samimi
    Sürerse dostluk resmiyete ne hacet!
    O ayrıca şöyle derdi: “Müşfik bir babanın çocuğuna saygı ifadesiyle seslendiği
    görülmez. Nitekim o, çocuğuna adıyla seslenirken başkaları ona saygıyla hitap
    etmek zorunda kalırlar.”
    Sehl: “Sevgi, canı gönülden itaat etmek, muhalefeti bırakmaktır.” der.
    Bazıları: “Sevgi, sevdiğin şeyin, sevdiğin kimsenin olmasını istemendir.” demişlerdir.
    Denilir ki, “Sevgi, sevdiğini, sahip olduğun her şeye tercih etmendir.”
    Keza denilir ki, “Sevgi, birlikte ve ayrılıkta sevdiğinle uyum içinde olmaktır.”
    Ebû Abdillah el-Kureşî sevginin hakikatini şu sözlerle açıklar: Gerçek sevgi,
    kendinde bir şey kalmayacak şekilde sevdiğine bütününü vermendir.
    Ebû Saîd el-Harrâz birgün rüyasında Hz. Peygamberi görür ve “ey Allah’ın elçisi
    beni mazur gör. Allah’a olan sevgim seni sevmeme engel oldu” der. Bunun üzerine
    Hz. Peygamber “Kim Allah’ı severse beni sevmiş olur” der. Allah c.c. Hz.
    İsa’ya şöyle vahyeder: “Ben kullarımdan birinin kalbine bakıp da onda dünya ve
    ahiret sevgisi bulamazsam onu kendi sevgimle doldururum.”
    Sevenlerden biri şöyle anlatır: “Altın ve gümüşten elbiseleri olan kırk huri bana
    havada göründü. Onlara bir kere baktım. Bunun üzerine kırk gün kınandım.
    Sonra onlardan daha güzel seksen huri göründü ve bana ‘bunlara bak’ dendi.
    Hemen secdeye kapanarak ‘Allahım! Senden başka her şeyden sana sığınırım.
    Benim bunlara ihtiyacım yok’ diye dua ettim ve onları benden uzaklaştırana kadar
    yalvarmayı sürdürdüm.”
    Ebû Hafs toplumdaki bozukluğun genellikle üç şeyden kaynaklandığını belirtir:
    Ariflerin fıskı, sevenlerin sadakatsizliği ve müritlerin yalancılığı.
    Ebû Osmân, Ariflerin fıskını dünya işleriyle meşgul olmak ve onlardan söz etmek;
    sevenlerin sadakatsizliğini kendi hevalarını Allah’ın rızasına tercih etmek;
    müritlerin yalancılığını ise kulları anmak ve onları görmenin Allah’ı anmak ve
    onu görmeye baskın olması şeklinde açıklar.
    Ebû Hureyre, Hz. Peygamber’in “Kim Allah’a kavuşmak isterse Allah da ona kavuşmak
    ister; kim Allah’a kavuşmayı istemezse, Allah da ona kavuşmak istemez.”
    dediğini nakleder, ayrıca Hz. Peygamberden şunu da rivâyet eder: “Allah
    bir kulunu severse Cebrail’e ben falanı sevdim sen de sev der. Bunun üzerine
    Cebrail de onu sever ve semada bulunanlara Allah falanı seviyor, siz de onu sevin
    diye seslenir. Onlar da onu severler. Daha sonra Allah o kulunun yeryüzünde
    de kabul görmesini sağlar.”
    İkinci Bölüm
    Rasulullah sevgisiyle ilgilidir. Allah c.c. Kur’an’da şöyle buyurur: “De ki, eğer Allah’ı
    seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin” (Al-i İmrân 3/31) Hz. Peygamber,
    sevginin kutbu ve timsalidir. Bu nedenle Allah’ın sevgilisi, öncekilerin ve
    sonrakilerin efendisidir. Allah’ı sevdiğini iddia eden herkesin ona tabi olması gerekir.
    Zira, sevgilinin sevdiği sevgilidir. Kuşkusuz Hz. Peygamber’e tabi olmak söz, fiil,
    ahlâk, davranış ve inanç olarak onun yolunu izlemektir. Hz. Peygamber’in yolundan
    nasibi olmayanın sevgiden nasibi nasıl olabilir? O’na gerçekten tabi olanın
    gizlisi, açığı, kalbi ve nefsi Hz. Peygamber’in gizlisine, açığına, kalbine ve nefsine
    uyar. Dolayısıyla Allah onun kalbine sevgisini yerleştirir. Bu sevginin nuru Hz.
    Peygamber’in batınından ona geçer. Böylece o kişi, Allah’ın sevgilisi ve seveni olur.
    Bütün âlem tek bir insan, dünyadaki insanlar da o insanın organları mesabesindedir.
    Onların arasından sevenler organlar arasındaki göz gibidir. Allah sevgi
    bahşettiği kimseye kendisini görme (şuhûd) mertebesini verir ve eşyada nasıl
    zuhur ettiğini göstererek nimetlendirir onu. Böylece o kimse Rabbinden ve
    O’nun tecellilerinden başkasını sevmez. Zira bütün yaratılmışlar Hakk’ın tecelli
    sahnesidir. Bu durum Hak ile halk arasında gizlidir. Nitekim, “O bağışlayandır
    , sevendir.” (Burûc 85/14) âyetinde Allah’ın, bağışlayan (Gafûr) ismini seven
    (Vedûd) ismiyle birlikte zikretmesi söz konusu gizlilikten dolayıdır.
    Örneğin “Kays, Leyla’yı sevdi.” denilir. Hâlbuki o, gerçek sevgiliden başkasını
    sevemez.
    Şeyhu’l-Ekber Muhiddîn İbnu’l-Arabî şöyle der: “İnsan birini görüp sevebilir.
    Hâlbuki onun ne kim olduğunu, ne adını, ne de yaşadığı yeri bilir. Bizzat bu sevgi
    ona, ismini ve yaşadığı yeri öğrenmeyi gerekli kılar. Öyle ki, sevdiğiyle adıyla
    ve sanıyla yokluğunda beraber olur, görmeyince sorar başkalarından onu. Allah’a
    olan sevgimiz de böyledir. Onu tecelli ettiği şeylerde severiz. Zatını bilme-
    yiz ama severiz ismini. Belki de ismini bilmeden severiz onu. Yaratılanın ise
    kendisini tanır, belki de severiz onu, bilmeden ismini. Sevgi, sevileni tanımayı
    gerekli kılar. Kimimiz O’nu dünyada tanır, kimimiz tanımadan severek ölür.
    Perde aralandığında ise sadece Allah’ı sevdiğini anlar.
    Sevenler dört çeşittir:
    1. Sevgisi ruhanî ve zâti olanlar. Bunların ruhları, ehadiyet mertebesine yakınlı
    kları ve vahidiyet mertebesine denklikleri nedeniyle ezelden beri uyum içerisindedir.
    Bu hususta Hz. Peygamber “Birbirlerini tanıyan ruhlar uyum içerisinde
    olurlar” demiştir. Bu şekilde yaratılanlar yakınlık hâlinde oldukları vatanları
    na (ehadiyet mertebesine) özlem duyarlar. Hakk’a yönelerek (tanınmalarını engelleyecek)
    giysilerden arınırlar. Karşılaştıklarında birbirlerini tanırlar. Tanıyınca
    da, aslî uyumları, benzer özellikleri, gidişat ve yöntemlerindeki örtüşme nedeniyle
    birbirlerini severler. Böylece her biri diğerinden davranış, bilgi ve gerçek
    vatanı yâd etmede yararlanır. Mükemmel ve gerçek olan sevgi türü budur.
    Peygamberler, evliyalar, asfiyalar ve şehitlerin sevgisi bu kabildendir.
    2. Sevgisi kalbî olanlar. Bu tür sevgi, vasıflar ve ahlâklardaki uyum, akide ve Salih
    amellerdeki benzerlikten kaynaklanmaktadır. Salihler ve ebrârın sevgisi ile
    ariflerin ve evliyaların onlara olan muhabbeti, ayrıca peygamberlerin ümmetlerine
    olan sevgisi bu kabildendir.
    3. Sevgisi nefsi olanlar. Bu tür sevgi, duygusal lezzetler ile cüzî gayelere dayanmaktadır
    Eşlerin birbirlerine olan sevgileriyle, şehvet gidermek ve para kazanmakta birbirlerine
    yardım eden facirlerin, fasıkların ve dalalet ehlinin sevgileri bu kabildendir.
    4. Sevgisi aklî olanlar. Bu tür sevgi, yaşam şartları ve dünya işlerini kolaylaştırmaya
    dayanır. Tüccarlar, zanaatkârlar ile yardım olunanın yardım edene sevgisi
    bu kabildendir.
    Bunlardan son ikisi geçici bir gaye için olduğundan yok olmaya mahkûmdur.
    Zira geçici bir gaye ve batıl bir amaç için olan bütün sevgiler nedeni ortadan kalkı
    nca yok olur gider. Bu yüzden Allah c.c. “O gün müttekiler dışında kalan dostlar
    birbirlerine düşman olurlar.” (ez-Zuhruf 43/67) buyurmaktadır. Dünya ehlinde
    baskın olan sevgi türü bu ikisinden biridir. Öte yandan yüce gayeye ulaşan
    kâmil müttekiler ise ilk olarak günahlardan, ikinci olarak boş şeylerden,
    üçüncü olarak fiillerden, dördüncü olarak sıfatlardan ve son olarak da kendi
    benliklerinden arınırlar da geriye kendilerini alıkoyacak ve Allah’a olan sevgilerini
    bozacak hiç bir şey kalmaz. Bunlar çok nadir ve son derece değerlidirler. Allah’ta
    birbirlerini seven (mütehâbbûne fillah) ilk grup bunlardan oluşur.
    Allah için seven (mütehâbbûne lillâh) ikinci grup ise takvanın zahiriyle yetinip
    sevap kazanmak ve Allah’ın rızasını elde etmek için günahlardan sakınan ve Allah’ı
    n azabından korkanlardır. Bazıları “Zevklere düşkünlük güzel gösterildi.”
    (Âl-i İmrân 3/14) âyetiyle ilgili olarak Allah’ın insanları üç grupta yarattığını
    söylemişlerdir:
    1. Avâm: Bunlar nefis erbâbıdır. Heva ve heveslerini ön planda tutarlar.
    2. Havâs: Bunlar gönül erbâbıdır. Hidâyet ve takvayı ön planda tutarlar.
    3. Ehassu’l-havâs: Bunlar maneviyat (rûh) erbâbıdır. Sevgi ve özlemi ön planda
    tutarlar.
    Sehl b. Abdillah “Allah’ı gerçekten sevenler, Hz. Peygamber’e davranış, fiil ve
    sözlerinde uyan kimselerdir.” demiştir.
    İbn Atâ, “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olunuz” (Âl-i İmrân 3/31) âyetini
    yorumlarken “ yüce nuru (en-nuru’l-a’lâ) göremeyenlere, yakın nuru (en-nuru’lednâ)
    istemeyi emretmektedir.” demiştir.
    Şeyh Ebû Abdirrahman es-Sülemî “yüce nura ancak yakın nuru kendisine rehber
    edinen ulaşır. Kim, yakın nurun edebiyle edeplenmeyi ve ona tabi olmayı
    yüce nura ulaşmak için ilke edinmezse iki nurdan da mahrum olur ve gaflet elbisesini
    giyer” demiştir.
    Öte yandan Ebû Osmân söz konusu âyeti şöyle yorumlamıştır: Habibime uyarak
    bana olan sevginizdeki samimiyetinizi ortaya koyunuz. Çünkü benim sevgime
    ancak onu sever ve ona tabi olursanız ulaşabilirsiniz. Zira onun sünneti yüce
    sevgiliye ulaştırır.
    Muhammed b. el-Fadl ise bu âyetle ilgili olarak şunları söyler: “Açıktan ya da
    gizli olarak Hz. Peygamber’in sünnetine aykırı davranan veya en ufak bir şeyde
    ona tabi olmayı terk eden kimsenin sevgiyle ilgisi olamaz. Zira tabi olmak,
    O’na hiç bir şeyde muhalefet etmemekle gerçekleşir.
    Bazı büyükler Hz. Peygamber’in sevginin îmanın şartı olduğunu belirttiğini rivâyet
    etmişlerdir.
    Bir defasında Ebû Zer b. El-Akîlî Hz. Peygamber’e Ey Allah’ın elçisi îman nedir?
    diye sorar. Hz. Peygamber ona “Allah ve rasulünü her şeyden daha fazla sevmendir.”
    şeklinde cevap verir.
    Buharî Abdullah b. Hişâm’dan Hz. Peygamber’in şöyle dediğini rivâyet eder:
    “Hz. Peygamber ile beraberdik. Ömer’in elini tuttu. Bunun üzerine Ömer ona:
    - Ey Allah’ın elçisi sen, kendim dışında her şeyden bana daha sevimlisin dedi.
    Hz. Peygamber ona:
    - Hayır, Allah’a yemin olsun ki, ben sana kendinden daha sevimli olmadıkça olmaz
    dedi.
    Ömer:
    - Ey Allah’ın elçisi! şimdi sen bana, vallahi kendimden daha sevimlisin.
    Hz. Peygamber:
    - Şimdi oldu ey Ömer! Yani îmanın kâmil oldu dedi.
    Hz. Peygamber’e üç şekilde tâbi olunur:
    Birincisi, mü’minlerin avâmının tâbi olması, bu, fiillerinde olur.
    İkincisi, havasın tâbi olması, bu, ahlâkında olur.
    Üçüncüsü, ehassu’l-havasın tâbi olması, bu, ahvâlinde olur.
    Kuşkusuz sevgi güneşi ezel doğusundan ve ‘gizli bir hazineydim, bilinmeyi istedim’
    noktasından doğduğunda ariflerin kalplerini aydınlattı ve ‘tanınmak için mahlûkatı
    yarattım’ nuru ortaya çıktı. Böylece yeryüzü, yaratıcısının nuruyla aydınlandı. Ma-
    rifet ehli olan avâma ‘salih amel işleyerek ve çirkin fiillerden sakınarak bana tabi olunuz
    ki, Allah da rahmetiyle ve fiillerde tecelli etmesiyle sizi sevsin’ dendi. Havâsa ‘güzel
    ahlâkla ve sıfatları yok etmekle bana tabi olunuz ki, Allah da sizi fazlı keremi ve
    sıfatlarda tecellisiyle sevsin.’ dendi. Ehassu’l-havâsa ise ‘bedeninizi ve zatınızı yok sayı
    n ki, Allah da sizi ezelî sevgi cezbeleri ve zatının tecellisiyle sevsin.’ dendi.
    Üçüncü Bölüm
    Hz. Peygamberin ehl-i beytini ve akrabalarını sevmekle ilgilidir. Allah âyette
    şöyle buyurur: “De ki, ben akrabalarıma sevgi dışında bir karşılık (ücret) istemiyorum”
    (eş-Şûrâ 42/23) Âyetteki istisna Hz. Peygamber’in yakınlarını sevmekle
    ilgili olup, herhangi bir ücretin söz konusu olamayacağını belirtmektedir. Çünkü
    Hz Peygamber’in yakınlarını sevmenin karşılığı kurtuluşlarının sebebi olması
    ndan sevenlere aittir. Zira sevgi, mahşerde bir arada olmalarını sağlayacak
    olan rûhî uyumu gerektirir. Bu konuda Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Kişi sevdiğ
    iyle haşrolunur.” Dolayısıyla Hz. Peygamber için bir ücret söz konusu değildir.
    Rûhu temiz olmayan ve Hz. Peygamber’in yakınlarına uzak olan kimse onları
    sevemeyeceği gibi, sevmeye güç yetiremez de. Öte yandan tevhid ehlinden
    rûhu aydınlanan, Allah’ı bilen ve seven kimsenin onları sevmemesi mümkün
    olamaz. Onları ancak Allah ve Rasülünü seven ve Allah ve Rasülü tarafından sevilenler
    severler. Eğer ezelde Allah tarafından sevilmemiş olsalardı Hz. Peygamber
    onları sevmezdi. Zira Hz. Peygamber’in sevgisi aynu’l-cem’ de olduktan
    sonra sureti tafsilde Allah’ın sevgisinin aynısıdır.

    Yukarıdaki âyet indiğinde ‘bizim sevmemiz gereken yakınların kimdir?’ sorusuna
    Hz. Peygamber’in: Ali, Fatıma ve iki çocuğudur cevabını verdiği rivâyet olunur.
    Bu yüzden Hz. Peygamberin pak soyunu sevmek gerekir.
    Allah’ın elçisi şöyle buyurur: “Kim, Muhammed’in akrabalarını (âlini) severek
    ölürse şehit olur. Kim, Muhammed’in akrabalarını severek ölürse bağışlanmış
    olarak ölür. Kim, Muhammed’in akrabalarını severek ölürse tövbe etmiş olarak
    ölür. Kim, Muhammed’in akrabalarını severek ölürse kâmil mümin olarak ölür.
    Kim, Muhammed’in akrabalarını severek ölürse ölüm meleği daha sonra da
    münker-nekir kendisini cennetle mücdeler. Kim, Muhammed’in akrabalarını severek
    ölürse gelinin damadın evine götürüldüğü gibi cennete götürülür. Kim, Muhammed’in
    akrabalarını severek ölürse mezarından cennete iki kapı açılır. Kim,
    Muhammed’in akrabalarını severek ölürse rahmet meleklerinin yörüngesi kadar
    Allah kabrini genişletilir. Kim, Muhammed’in akrabalarını severek ölürse ehl-i
    sünnet ve’l-cemaa üzerine ölür. Kim, Muhammed’in akrabalarına buğuz ederek
    ölürse kıyamet günü alnında ‘Allah’ın rahmetinden ümit kesmiş’ yazısı ile gelir.
    Kim, Muhammed’in akrabalarına buğuz ederek ölürse kafir olarak ölür. Kim, Muhammed’in
    akrabalarına buğuz ederek ölürse cennetin kokusunu alamaz.”
    Mikdâd b. Esved Hz. Peygamber’in şöyle dediğini nakleder: Muhammed’in âlini
    tanımak cehennemden kurtuluştur. Onları sevmek sırattan geçmeye ruhsattır.
    Onlara olan dostluk azapdan korur. Âl-i Muhammed’i tanımak, onların hakları-
    nın gereklerini bilmek demektir. Kim, âl-i Muhammed’in saygınlığını korur ve
    hukukunu gözetirse, bu tanıma ateşten kurtulmaya vesile olur. Hz. Peygamber’in
    âline dostluktan maksat, düşmanlığın zıttı olan dostluktur. Ayrıca dostluk,
    sadakat ve yardım demektir. Onlara sadık olmak ve yardımda bulunmak
    azaptan kurtuluş nedenidir.
    Hz. Peygamber şöyle buyurur:
    “Ehl-i beytime zulmeden ve benim saygınlığıma gölge düşürene cennet haram kı-
    lınır. Abdulmuttalip oğullarından birine iyilik yapan karşılığını görmezse ben kı-
    yamette onunla karşılaştığımda karşılığını öderim.”
    Hz. Peygamber şöyle derdi:
    “Bir topluluğun ileri geleni size gelirse ona saygı gösteriniz.”
    Hz. Peygamber’in âlinden daha saygın kimse yoktur. Onların hepsi büyüktür,
    yücedir. Aksi bir durum söz konusu olamaz.
    Damîra, Ömer b. Abdilaziz’in Hz. Hüseyin’in soyundan birine: “Kapımda bekleme!
    Çünkü ben sana izin verilmeyip kapımda beklemen karşısında Allah’tan
    utanırım.” dediğini nakletmiştir.
    Bazı ileri gelenler:
    “Seyyidlerin çok olduğu yerde oturmam. Çünkü onların hepsi son derece asildir.
    Bu yüzden onlara gereği gibi saygı gösteremem.” demiştir.
    Ebû Hanife’nin bir dersinde tekrar tekrar ayağa kalkıp oturduğu rivâyet olunur.
    Sebebi sorulduğunda “Dışarıda çocuklarla oynayan Hz. Ali soyundan bir çocuk
    var. Her gördüğümde saygıdan ayağa kalkıyorum.” der.
    Bağdat’ta elinde bir miktar malı olan bir tüccar vardı. Bir gün cemaatle namaz
    kıldıktan sonra Hz. Ali evladından biri kalkıp bir kızım var evlendirmek istiyorum.
    Dedem Muhammed hakkına çeyizine yetecek bir miktar para verin dedi.
    Tüccar beş yüz dirhemlik sermayesini adama verdi. Gece rüyasında Hz. Peygamber’i
    gördü. Hz. Peygamber ona ey delikanlı bana hediye ettiğin şey ulaştı.
    Belh’e git orada Abdullah b. Tahir’e “Hz. Peygamber sana selam ediyor ve benden
    alacağı olan bir dostunu sana gönderiyor. Ona beş yüz dinar öde.” de. Adam
    uykudan kalkınca durumu eşine bildirdi. Kadın, “Sen Belh’den dönünceye kadar
    bizim geçimimizi kim sağlayacak?” diye sorar. Bunun üzerine tüccar fırıncı
    komşusuna giderek “Ben yokken aileme yiyeceğini verirseniz dönünce her dirhem
    için bir dinar ödeyeceğim.” der. Fırıncı tüccara “Sana Belh’e gitmeni emreden
    bize de sen dönene kadar ailenin nafakasını sağlamamızı emretti.” der. Tüccar
    Belh’e gitmek üzere yola koyulur, oraya yaklaştığında Abdullah b. Tahir onu
    “Rasûl’ün elçisi hoş geldin” diyerek karşılar ve seni gönderen bize seni ağırlamamı
    zı emretti der. Abdullah b. Tahir tüccarı üç gün misafir eder ve ona Rasül’ün
    elçisi olması nedeniyle beş yüz dinar öder. Sonra, evine sağ salim götürmeleri
    için bir grup adamını onunla birlikte gönderir.
    Ebû Muhammed el-Makdisî şöyle rivâyet eder: Hz. Ali soyundan yetim çocukları
    olan fakir bir hanım onlarla birlikte Semerkant’a gider. Oraya vardıklarında
    çocuklarını mescide bırakır ve kendisi yiyecek bulmak için ayrılır. Oranın ileri
    geleni olan bir müslümanla karşılaşır. Ona durumunu bildirir, bir gecelik yiyecek
    ister ve kendisinin Hz. Ali soyundan olduğunu ifade eder. Adam ondan, Hz.
    Ali soyundan olduğunu kanıtlamasını ister. Kadın burada beni tanıyan yok der.
    Adam, kadını bırakır çeker gider. Sonra kadın bir mecusîye rastlar, durumunu
    bildirir. Mecusî ona para ve giyecek verir ayrıca iyi davranır. Kadının karşılaştı-
    ğı müslüman rüyasında kıyametin koptuğunu ve Livâu’l-Hamd’ın Hz. Peygamberin
    başının üstünde olduğunu görür. Derken yeşil zümrütten bir saray gözüne
    ilişir. Hz. Peygamber’e bu sarayın kime ait olduğunu sorar. O da sarayın muvahhit
    bir müslümana ait olduğunu söyler. Adam ben müslümanım der. Bunun
    üzerine Hz. Peygamber ondan müslüman olduğunu kanıtlamasını ister. Adam
    uyanır saçını başını yolar. Mecusiye gider ve kadının nerede olduğunu sorar. O
    da evinde olduğunu belirtir. Adam mecusiye bin dinar vereyim onu bana ver
    der. Mecusi reddeder ve şöyle der: “Gördüğün o saray benim, Allah bu kadının
    hatırına bana ve aileme müslüman olmayı nasip etti. Hz. Peygamber’i rüyamda
    gördüm bana bu saray senin ve sen cennet ehlisin dedi.”
    Rivâyet olunur ki, Abdullah b. Tahir’e bir hırsız musallat olur, bir türlü onu ele
    geçiremez. Bir kış günü hırsız arkadaşlarıyla bir beldeye girer. Orada kalırlar.
    Bir gün kapılarından Hz. Ali evladından fakir bir kadın geçer ve onlardan bir
    şeyler ister. Kadına içeri girmesini, orada kadınların olduğunu söylerler. İçeri girince
    onu taciz ederler. Kadın kendini korumaya çalışır ve ben Hz. Ali soyundanı
    m der. Elebaşıları bunu duyunca ona koşar, para verir ve ondan dedesine şikâyet
    etmemesini ister. Derken Abdullah b. Tahir bunları yakalar ve ertesi gün
    idam etmek üzere hapse atar. Rüyasında Hz. Peygamber’in hırsızların elebaşısı
    için şefaatçi olduğunu görür. Uyanır tekrar uyur, aynı şeyi üç kez görür. Bunun
    üzerine hırsızı hapisten çıkarır ve ona bugünlerde iyi bir şey yapıp yapmadığı-
    nı sorar. Hırsız Hz. Ali soyundan olan kadından bahseder. Bunun üzerine Abdullah
    b. Tahir, müjdeler olsun Hz. Peygamber senin için şefaatçi oldu der. Hırsı
    z ağlamaya başlar ve bu kadarı bile Hz. Peygamber’e gizli kalmıyorsa işlediğim
    büyük günahlar nasıl gizli kalır? der ve tövbe eder, ibadete başlar.
    şunu iyi bil ki, yakınlık tîniyet ve dinden olmak üzere iki türlüdür. Tîniyetten
    olan yakınlık soy ile olur. Dinden gelen yakınlık ise ruhların uyuşumu, ahlâk
    benzerliği ve salih amellerdeki uyum ile olur. Dolayısıyla sülük ehli ve Hz. Peygamber’e
    tabi olan muttekiler onun ehl-i beytinden ve yakınlarındandır. Enes
    r.a. şöyle rivâyet eder: Hz. Peygamber’e sorulur:
    - Ey Allah’ın elçisi! Muhammed’in âli kimdir?
    Bu soruya Hz. Peygamber şöyle cevap verir:
    - Bana sizden önce müslümanlardan kimsenin sormadığı çok önemli bir şey sordunuz.
    Her mütteki, Muhammed âlindendir.
    İyâs b. Seleme b. Ekva’ babasından Hz. Peygamber’in şöyle dediğini rivâyet eder:
    Yıldızlar semanın güvencesi, ehl-i beytim ise ümmetimin güvencesidir.
    Şeyh Ebû Abdillah şöyle der:
    “Hz. Peygamber’in ehl-i beyti kendisinden sonra onun yolunu izleyenlerdir. Onlar
    sıddıklardır. Onların hatırına insanlar belâlardan korunur, yağmur yağdırılır
    ve rızıklandırılırlar. Onlardan biri öldüğünde Allah onun yerini alacak bir başkası
    nı yaratır. Onlar bizzat Allah tarafından seçilen, ahlâkları değiştirilen ve
    arındırılan peygamber halefleridir. Herhangi biri öldüğünde Allah yetiştirdiği
    bir başkasının onun yerini almasını sağlar. Onlar Muhammed ümmetinden olup
    diğer insanlara çokça oruç tutma ve namaz kılma ile değil güzel ahlâk, takva, bütün
    müslümanları içtenlikle sevme ve Allah rızası için insanlara öğüt verme ile
    üstün olmuşlardır.
    Büyüklerden biri şöyle der: “Kimi insanlar bir makam elde etmek için riyazât ve
    mücahede ile yorulurlar. Halbuki onlar gönül ehli birinin gönlünde hizmet veya
    her hangi bir hasletle yer etse yorulmadan maksat hasıl olur. Çünkü bu grubun
    kalpleri ilahî nazarın tecelli ettiği yerlerdir. Dolayısıyla o da bu nazardan
    nasiplenmiş olur.”
    Ayrıca aynı büyük zat: “dualarınızı günahdan arındırılmış bir dille yapın!
    der. Yani, size dua etmeleri için evliyâullaha karşı mütevazı olunuz ve onlardan
    yardım isteyiniz. Çünkü onların dilleri paktır.
    Netice olarak:
    • Allah’ı seviniz,
    • Alemlerin Rabb’inin sevgilisi olan peygamberlerin efendisini seviniz,
    • Hz. Peygamber’in âlini, ashabını ve tabiileri seviniz,
    • Ve onların din kardeşlerini seviniz.

    Çeviri:Prof. Dr. Emrullah İşler
    Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi

    Sayfa başına dön Aşağa gitmek
    Kullanıcı profilini gör
    haydarı kerrar

    avatar

    Mesaj Sayısı : 355
    Kayıt tarihi : 02/07/10
    Nerden : ANKARA

    MesajKonu: Geri: Azîz Mahmud Hüdâyî Hz.’nin Habbetü’l-Mahabbe ( Sevgi Tohumu ) Adlı Risalesi   Cuma Ekim 01, 2010 8:44 am

    Rabbim razı olsun kardeşim emeğine sağlık.vesselam

    _________________
    İLİM BİR NOKTA İDİ CAHİLLER ONU ÇOĞALTTI
    İNSANLAR VAV GİBİ DOĞAR BİRAZ DOĞRULDUKLARINDA KENDİLERİNİ ELİF ZANNEDERLER
    HER ŞEY ELİFLE DÖNÜYOR ELİFE DÖNÜYOR
    KORKAKLIKTA AR İLERLEMEKTE ŞEREF VE İTİBAR VAR İNSAN KORKMAKLA KADERDEN KURTULA
    MAZ
    Sayfa başına dön Aşağa gitmek
    Kullanıcı profilini gör
     
    Azîz Mahmud Hüdâyî Hz.’nin Habbetü’l-Mahabbe ( Sevgi Tohumu ) Adlı Risalesi
    Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
    1 sayfadaki 1 sayfası
     Similar topics
    -
    » SEVGİ Mİ ? VEFA MI ?

    Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
    buharalıbilvanisli.com :: İslam Ahlakı ve Tasavvuf :: Nakşibendi :: Mektubat-ı Rabbani :: Mektubat-ı Hazret :: Minah :: İşaretler :: Gavs Abdulhakim (k.s.a) Sohbetler :: Diğer Tasavvufi Eserler-
    Buraya geçin: